Avrupa Birliği (AB) Akdeniz Genişlemesi, Birleşik Krallık, İrlanda ve Danimarka’yı kapsayan ilk genişlemenin ardılıdır. Genişleme, çalışmamıza konu olan Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ı kapsar. 1981’de Yunanistan’ın ardından 1986’da İspanya ve Portekiz, Birlik’e dâhil edilmiştir. Yunanistan’ın daha önce dâhil olmasının temel sebebi, İspanya ve Portekiz’in aksine, aynı Türkiye gibi 1961’de İşbirliği Anlaşması’nı imzalamasıdır. Bu anlaşma 1967’de Albaylar Cuntası’nın ilanıyla askıya alınmıştır. Yunanistan’ın tam üyelik başvurusu Portekiz ve İspanya’dan iki yıl önce (1975) gerçekleşmiştir. Diğer yandan Portekiz, Birlik’e alternatif olan ve 1960 yılında kurulan Avrupa Serbest Ticaret Birliği’nin (EFTA) kurucu üyelerindendir. 1973’te EFTA ile Avrupa Topluluğu (AT) arasında serbest ticaret bölgeleri yaratan Özel İlişkiler Anlaşması’nın imzalanmasında ciddi etkide bulunmuştur. İspanya’nın AT ile İşbirliği Anlaşması imzalaması ise ancak 1970’de gerçekleşmiştir. Oysaki İspanya, tam üyelik başvurusunu 1962’de yapabilmiştir. Ancak İspanya’nın üyeliğe kabulü ancak Franco’nun ölümünden iki yıl sonra (1977) gerçekleşmiştir.

İspanya 1936-1939 yılları arasında iç savaşla ve ekonomik krizle çalkalanmaktadır. Solcu cumhuriyetçi hükümetle milliyetçi isyancılar ülkede karşı karşıyadır. General Francisco Franco’nun önderliğindeki milliyetçiler Hitler ve Mussolini tarafından desteklenmektedir. İç savaş sonucunda sadece Franco aynı anda Devlet Başkanı ve Başbakan olmamıştır, aynı zamanda İkinci İspanya Cumhuriyeti de yıkılmıştır. Krallık, Franco’nun himayesinde yeniden tesis edilse de yıkılan hükümet tamamen ortadan kalkmamıştır. Sürgündeki hükümet 40’larda Meksika’da 70’lerde de Paris’te varlığını sürdürmüştür. Franco’nun ölümüyle demokratik monarşi kabul edilince, sürgündeki devlet başkanı José Maldonado González, bu rejimi kabul etmiştir. (Zapendowski 2003, 3-25) Franco’nun rejimi faşist ve anti-komünist bir ideolojiyle idare edilmektedir. 1950’lerde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Marshall Yardımı yaparken İtilaf Devletleri’nden çekindiği için İspanya’ya yardım etmemiştir. Ancak İspanya, Amerikan deniz ve hava üslerini ülkeye kabul etmiştir. Bunun karşılığında ABD, İspanya’ya ekonomik yardımlarda bulunmuştur ve 1955’te Birleşmiş Milletler’e (BM) İspanya’nın kabulünü sağlamıştır. Bu ekonomik yardımlar, İspanyol ekonomisinde güçlü bir etki yaratmıştır ve İspanya’da orta sınıfı güçlendirmiştir. Franco’nun 1975’te ölümünden sonra İspanyol monarşisi bu şekliyle hem sürgündeki Cumhuriyetçi Hükümet hem de dünya tarafından tanınmıştır. 1978’de Krallık’ın yeni anayasası ilan edilmiştir.

Portekiz’de Krallık 1911’de yıkılmıştır ve Cumhuriyet ilan edilmiştir. Portekiz Cumhuriyet Partisi (PRP) I. Dünya Savaşı yıllarında tek parti olmasının getirisi olarak kendisi için bazı riskler ve fırsatlar tanımlamıştır. Dışarıda İspanya’nın Portekiz’i işgal tehdidi ve Afrika ve Uzak Doğu’daki kolonilerinin savaşkan devletler tarafından ele geçirilmesi başlıca riskleriydi. İçerideyse rejim meşruiyeti toplum nezdinde tartışmalıydı. Savaş ve meşruiyet sorunları sebebiyle Portekiz, 1910-1926 yılları arasında tam kırk beş hükümet görmüştür. 1926 yılında askerî darbe gören Portekiz, 1933 yılında yeni bir rejimle tanışmıştır. Bu rejime “Yeni Devlet” (Estado Novo) denilmektedir. Askerî rejim bir hukuk ve ilahiyat profesörü olan dönemin Maliye Bakanı Antonio Oliveira Salazar’ı, Estado Novo’yu kurması için atamıştır. Devletin yapısı tek parti, otoriter, korporatist cumhuriyettir ve Millî Birlik (União Nacional) ismindeki partiyle örgütlenmektedir. Sivil vesayet rejimi olarak tanımlayabileceğimiz bu rejim halkı milliyetçi ve dinî duygularla mobilize etmektedir. 1960’larda halkı çok fakir olan Portekiz, bir dizi liberalleşme politikası uygulamaktadır. Salazar’dan sonra 1968’de yerine gelen Marcelo Caetano bu politikaları derinleştirmiştir. Afrika’daki kolonilerle dış ticaret ilişkisini köklendirmiştir. 1974’de askerî darbeyle Estado Novo yıkılmıştır ve Karanfil Devrimi olmuştur. Devrim sırasında Portekiz, kolonileri Mozambik, Angola ve Gine-Bissau’yla savaşmış ve sonunda bu devletlerin bağımsızlıklarını kabul etmek zorunda kalmıştır. 1976’da Portekiz’de yeni anayasa ilan edilmiştir.

Yunanistan’da İkinci Dünya Savaşı yıllarında General Metaxas önderliğinde siyasal istikrarı sağlamak adına askerî darbe yapılmıştır (1935). Metaxas’ın Yunan Kralı hamiliğindeki ruhani liderliği Alman işgaliyle sona ermiştir ve Nazi kukla rejimi tesis edilmiştir. 1944’te İngiltere’nin önderliğinde Atina kurtulmuştur. Ancak 1946-1949 yılları arasında ciddi bir iç savaş bunalımı yaşanmıştır. Kralcı güçler ABD ve İngiltere tarafından desteklenirken komünist eğilimli Yunan Demokratik Ordusu, Yugoslavya, Arnavutluk ve Bulgaristan tarafından desteklenmiştir. Tito’yla Stalin’in ayrılığı Cumhuriyetçilerin mağlubiyetine sebep olmuştur ve Kralcı güçlerin müesses düzeni sürdürmesini sağlamıştır. 50’lerin ve 60’ların büyük çoğunluğu istikrarsız hükümetlerle geçse de çoğunlukla Yorgo Papandreu’nun liberal eğilimli Merkezi Birlik (Enosis Kentru) partisi devlete hâkim olmuştur. Papandreu, 50’lerde yapılan Marshall Yardımı’nı 60’larda ciddi sanayi hamleleri yaparak değerlendirmiştir. 1967’ye gelindiğinde Albaylar Cuntası adı verilen bir oluşum, Albay Yorgo Papadopulos önderliğinde darbe yaparak yönetimi ele geçirmiştir. ABD’de CIA istihbarat eğitimi alan Papadopulos, daha önce başlatılan liberal politikaları bozmamış ve sürdürmüştür. “Metapolitefsi” denilen liberalleşme politikaları ile kapitalistleşme ve demokratikleşmeyi devlet eliyle gerçekleşmektedir. Aslında burada istenen Papadopulos’un otoriter rejimine meşruiyet sağlamaktır. Aynı şekilde 1973’te Krallık yıkılmıştır ve yerine cumhuriyet ilan etmiştir. Ancak Papadopulos’un Cumhurbaşkanlığı bir yıl sürebilmiştir. Zira 1974’te Atina Teknik Üniversitesi öğrenci ayaklanması ve Türkiye’nin Kıbrıs Çıkarması ile rejim devrilmiştir. Aynı senenin Aralık ayında yeni anayasa ilan edilmiştir.

AB Akdeniz Genişlemesinde ön koşul gereklilikleri özünde “demokrasinin konsolidasyonu” ve “ekonomik kalkınma” olarak bu üç ülkeye sunulmuştur. (Cunha 2012, 6) 1978’e gelindiğinde bu üç ada katılım sürecinin farklı safhalarında idi. AT Konseyi “Genişleme Sorunlarına İlişkin Genel Görüşler” başlıklı bir tebliğinde katılım önünde çıkan ekonomik ve kurumsal sorunlara değinmiştir. Bu tebliğde İspanya’nın iç piyasasının yeterli büyüklükte olmaması, İspanyol firmalarının boyut, üretkenlik ve teknoloji bakımından belirli yapısal düzene sahip olmalarına karşın Avrupa ölçeğinde faaliyet gösterebilecek nitelikte olmadığı yönünde görüşler ortaya konulmuştur. Bu genişlikte ve nüfustaki bir ülkenin AT’ye yapacağı katkı aynı çapta olmayacağı düşünülmüştür. Portekiz ve İspanya’nın müzakere süreci yedi yıl sürerken, Yunanistan’ın süreci sadece iki yıl sürmüştür. Ekonomik performansın yanı sıra Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis ile Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing arasındaki yakın ilişki de çok etkili olmuştur. Otoriter rejimler sonrasında yapılan katılım süreci ülke genel seçimlerinde demokratikleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Örneğin Portekiz’de demokratik seçimlerle 1976’da başa gelen ilk Başbakan Mario Soares, Sosyalist Partisi başkanıdır. Bu muhafazakâr/otoriter rejim bakiyesi olan bir ülke için hayli enteresan bir gelişmedir. 1975’te İspanya’da başa gelen Başbakan Suarez ise ılımlı liberal kanattandır, muhalefetindeyse Sosyalist Parti bulunmaktadır. Bu iki rejimin dönüşümünde Alman Sosyal Demokrat Friedrich Ebert Vakfı, hükümet desteği açısından işlevsel etkiye sahiptir. Yunanistan’a gelince ılımlı muhafazakâr Konstantin Karamanlis baştadır ve Sosyalist PASOK ana muhalefet partisidir.

Avrupa demokratikleşmesine genel olarak bakıldığında, yüksek siyasete ilişkin konular belirleyici olurken, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık hakları gibi konular devletin iç hukukuna terk edilmiştir. Bunu Soğuk Savaş’ın mantığı kapsamında değerlendirmek gerekir. Genel olarak bu dönemdeki AB henüz tam olarak gelişmemiş olsa da İspanya, Yunanistan ve Portekiz’e uygulanan demokratik şartlar bu ülkelerde ilk bölümde anılan Schumpeterci şeklî demokrasi tanımı içerisinde değerlendirilebilir.

Samuel Huntington, modern tarihte demokrasinin üç dalga hâlinde geliştiğini iddia etmiştir:

Bu ayrıma neden olan milat tarihler eleştirilse de bu ayrımın üç tane olması keyfi görülse de demokrasi tarihi Huntington tarafından sistematik bir hâle getirilmiş ve bilimsel analize hazırlanmıştır. Siyasi rejimlerin dünya çapında analizine olanak tanıyan bu sınıflandırmayı anlayabilmek için öncelikle Huntington’ın demokrasi tanımına göz atmak gerekmektedir. Huntington bu kitabına konu olan demokrasi tanımını Avusturya asıllı Amerikalı siyaset bilimci Joseph Schumpeter’den almıştır. (Huntington 1991, 19)

Schumpeter demokrasi teorisini “klasik demokrasi teorisi” ve “başka bir demokrasi teorisi” şeklinde ikiye ayırmıştır. Klasik teoriye göre demokrasi, halkın ortak iyiliği amacını güden ve kaynağını halkın iradesinden alan demokrasidir. Buna göre, örneğin, İngiliz monarşisi demokratiktir. Zira kral, parlamentonun atamayacağı bir hükümeti pratikte atamamaktadır. Dolayısıyla halkın iradesini yansıtmaktadır. (Schumpeter 1942, 4) Başka bir demokrasi teorisi diye adlandırılan teori ise ortak iyilik, irade gibi soyut ve ölçülmesi zor olan kavramları dışarıda bırakmış ve siyasi liderlik için rekabeti ön plana çıkarmıştır. Buna göre demokratik yöntem, siyasi kararlar verme gücünün halkın oylarını rekabetçi bir mücadele sonrasında kazanıldığı bir düzenlemedir. (Schumpeter 1942, 7-8) Bu değerlendirme demokrasinin baz noktasını seçimlere çekmiştir. Bunun geri planında kapitalizmin rekabetçi yapısı bulunmaktadır. Liderler de aynı şirketler gibi rekabet etmekte ve halk nezdinde bu rekabeti kazanan meşru iktidar olabilmektedir. Huntington tarihsel sınıflandırmasını yaparken bu tanımı ele almasının şüphesiz pratik faydaları bulunmaktadır. Örneğin seçime katılan parti ve seçmen sayısı, ortak iyilik gibi soyut değildir ve ölçülebilmektedir. Bu ölçümü aslında bir ülkenin az ya da çok demokratik olduğuna karar vermek maksadıyla yapmaktadır. Ortak iyilik gibi “muğlak normlardan yararlı tahliller yapılmaz” (Huntington 1991, 21) Demokratikliğin ölçütü, en yetkili kolektif karar sahiplerinin, adayların oylar için serbestçe yarıştığı ve yetişkin nüfusun neredeyse tümünün oy hakkına sahip olduğu hakkaniyetli, dürüst ve düzenli seçimlerdir. (Huntington 1991, 19) Dolayısıyla daha çok seçmenin serbestçe yarışan adayların bulunduğu rejimler diğerlerine göre daha demokratiktir. Kabaca düşünüldüğünde bu yaklaşım, demokrasinin salt şeklen değerlendirilmesidir. Demokrasi salt seçimlerden ibaret olmayan bir yaşam biçimi olsa da demokrasi tarihini sınıflandırmak için kullanılan bir yöntemsel altyapının hayli faydalı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kaynakça

  • Huntington, Samuel P. , Üçüncü Dalga, çev. Ergun Özbudun, Ankara: Kilit Yayınları, 1991.
  • Schumpeter, Joseph, ‘’Capitalism, Socialism and Democracy’’, 1942.
  • Zapendowski, Jan Michel,  ‘’Francisco Franco and The Decline and Fall of Spanish Fascicm’’, Concord Review Inc. 2003.

EMRE ERDEMİR

Marmara Üniversitesi
Avrupa Birliği Siyaseti ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.