29.3 C
İstanbul
Cumartesi, Temmuz 13, 2024

Titanic’in Bıraktığı Hikayeler

Dünya Tarihi’ndeki en trajik kazalardan birisi olan Titanic, arkasında bir çok hikaye de bıraktı. Batmaz denilen gemmi nasıl battı, daha çok insan kurtulabilir miydi? “Gemi batarken müzisyenler çalmaya devam ediyor muydu?” sorusunun cevabı olmasa da gayet doyurucu bir yazı.

 

Titanic’in batışıyla ilgili yeni ortaya atılan teoriler çok ilginç ve öncekilere göre çok daha mantıklı. Titanic battıktan sonra hayatta kalan yaklaşık 700 kişiden 200’e yakını önce Abd’de sonra da İngiltere’de tanık olarak ifade verdi. Bu kişilere toplam 50 bin soru soruldu ve verilen tüm cevaplar not alındı. Sonradan bu notlar kitaplaştırıldı. O günden bu yana birçok bilim adamı verilen ifadelere bakarak geminin neden battığını çözmeye çalışıyorlar.
Geminin battığı akşam yolcuların birçoğu daha önce şahit olmadıkları 2 şeye şahit olmuşlardı. Birincisi, tam gece 11:30 civarında gemideki hava sıcaklığı birden bire düşmüş, ikincisi bu sırada yıldızlar o güne kadar hiç olmadığı kadar parlakmış ve çok net bir şekilde görülebiliyormuş. Şimdi bu iki şeye şu şekilde cevap verilebilir: 1) Buzdağının olduğu bölgeye yaklaşınca havanın soğuması normal 2) Işık kirliliğinin olmadığı 1912 tarihinde gökyüzünde, özellikle okyanusun ortasında çok sayıda yıldız görülmesi gayet normal. Ama işin aslı öyle değil işte. Birincisi, hissedilen soğuk hava bir anda olan bir şey. Yani hava sıcaklığı yavaş yavaş değil, aniden 5-6 derecelik bir düşüş gösteriyor ve bunu gemideki birçok kişi fark ediyor. İkincisi, o gece yıldızlar her zamankinden daha parlak (Akla 17 Ağustos’taki deprem öncesi gökyüzünde milyonlarca yıldızın çok net görülmesini getiriyor). Gemi yaklaşık 4 gündür yol almasına rağmen yolcular ilk kez yıldızların ne kadar parlak olduğundan bahsediyorlar. Öyle ki yıldızların ışığı okyanusa vurunca okyanusun yüzeyinde milyonlarca yıldızın yansıması görülmüş ve gökyüzünün nerede bitip nerede denizin başladığını çıplak gözle görmek mümkün değilmiş (Denizciler buna “soft horizon” yani “yumuşak ufuk” diyorlarmış).
Peki bunun sebebi nedir? Her yıl Grönland’dan yola çıkıp Kanada ve Kuzey ABD kıyılarına vuran bir okyanus akıntısı var. Bu akıntının adı Labrador akıntısı. Bu akıntı her sene Grönland’da doğuyor, Grönland’ın batısındaki buzdağlarını kopartıp okyanusa savuruyor ve izlediği rota boyunca bir çok buzdağını yanında taşıyarak Kanada ve Kuzey ABD kıyılarına getiriyordu. Titanic’in vurduğu ve batmasına sebep olan buzdağı da yaklaşık 300 gün önce Grönland’dan kopup aylarca süren yolculuk sırasında tam o noktaya gelen buzdağıydı. Peki bunun olayla alakası nedir? Labrador akıntısı sadece denizde buzdağlarını taşımıyordu. Aynı zamanda soğuk rüzgarları da taşıyordu. Labrador akıntısının geçtiği yerlerde hava sıcaklığı bir kaç saniye içinde 5-6 derece veya daha fazla düşebiliyordu. Bilim adamları Labrador akıntısının yakınlarında yaptıkları araştırmalarda akıntının tam üzerinde ve 1 mil dışında yaptıkları ölçümlerde deniz sıcaklığının 13-14 derece kadar değişebildiğini gözlemlediler. Zaten o dönemde Titanic’in rotası üzerinde geçen ve deniz sıcaklığını her 4 saatte bir not alan gemiler de bunu doğruluyordu. Tam Titanic’in battığı yerin civarındaki deniz suyu sıcaklığı diğer yerlere göre 10-13 derece düşük olarak kaydedilmişti.
Yani tam Titanic Labrador akıntısının yanından geçerken hava sıcaklığı bir anda 5-6 derece düşmüştü ve herkes bunu fark etmişti. Hava sıcaklığının eşit olarak dağılmadığı yerlerde atmosfer bir lens görevi görebiliyor. Örneğin; çöllerde alçaktaki havayla yüksekteki hava arasında çokça derece farkı olduğu için hava lens görevi görüyor ve insanlar serap görebiliyorlar. Yine çöllerde bu sebepten dolayı gökyüzündeki yıldızlar normalde olduğundan çok daha net ve parlak olarak görülebiliyor. Yani Titanic’in geçtiği yerde hava sıcaklığı arasında keskin bir fark vardı ve bu da havanın kendisini kocaman bir lens yapmıştı, kırılan ışık yüzünden hem yıldızlar olduğundan çok daha parlak gözükmüştü hem de buzdağı iş işten geçene kadar görülememişti.
Bu teoriyi ortaya atan kişi ömrünü Titanic’i araştırmaya adamış olan İngiliz bilim adamı Tim Maltin ve bu teori bugüne kadar Titanic’in batışıyla ilgili ortaya atılan en mantıklı teori gibi görünüyor. Daha önce ortaya atılan teorilerde “Titanic’in zırhının yeterince güçlü olmadığı” söylendi; ama gemi o dönemki askeri zırhlı gemileri gibi düzenlenmişti ve buzdağına o şekilde değil, başka herhangi bir açıdan çarpsaydı batması söz konusu değildi. O gün Titanic’in gözlemcilerinin dürbünsüz olduğu söylenir; ama dürbün bu konuda zaten bir şey katmaz. İnsanlar uzaktaki bir şeyi çıplak gözle fark ederler, sonra da o şeyi incelemek için dürbün kullanırlar. Dürbün uzaktaki bir şeyi ilk kez farketmek için değil, zaten fark edilmiş şeyleri incelemek için kullanılır. Bunun dışında ortaya atılan başka teoriler de vardı; mesela Titanic’in kaptanının o gece sarhoş olması gibi; ama bunu destekleyen hiçbir kanıt yok. Hatta görgü tanıklarına göre Titanic’in kaptanı yolculuk boyunca ağzına hiç alkol sürmemişti; çünkü bu kendisinin son seferiydi ve bundan sonra emekli olacaktı.
Gemi batarken görgü tanıklarından biri gökyüzüne bakar ve onlarca, belki yüzlerce kayan yıldız görür ve küçüklüğünde kendisine “her yıldız kaydığında bir insan ölür” denmesini hatırlar. Gerçekten de o gün binlerce insan ölecekti ve gökyüzünün parlaklığı sayesinde kayan yıldızlar çok net olarak gözlemlenebilecekti. Bir de gemi batarken geminin battığı yerde görülen bir toz bulutu veya duman vardı ve bu toz bulutu veya duman gökyüzünde bir noktaya kadar yükselip sonra atom bombası sonrası oluşan bir mantar gibi havada tavan yapmıştı. Büyük ihtimalle soğuk havayla sıcak havanın birleştiği yerde Titanic’in duman veya toz bulutu ilerlemesini durdurmuştu.
Gemi ilk batarken insanları kayıklara doldurmak zordu; çünkü kimse kayıklara binmek istemiyordu. İnsanlar hala Titanic’in batmasının imkansız olduğuna inanıyordu ve gemide kalmayı kayığa binmekten daha güvenli olarak görüyordu. Zaten okyanusun ortasında gece vakti gökyüzünde milyonlarca yıldız varken küçücük bir kayığa atlamak cesaret isteyen bir şeydir. Bu yüzden ilk kayıklar yarı yarıya doldu ve sonradan insanlar kayıklara binmek isteyince iş işten çoktan geçmişti.
Titanic dizayn edilirken batmaması için denizde olabilecek tüm olasılıklar düşünülmüş ve hemen hemen tüm olasılığa karşı önlem alınmıştı. Mesela gemi aynı boyuttaki başka bir gemiyle kafa kafaya çarpışsa bile batmayacak şekilde dizayn edilmişti. Yine gemi buzdağına tam karşıdan veya tam yandan çarpmayla da batmayacak şekildeydi. Buzdağı gemiye olabilecek en kötü açıdan çarpmıştı ve geminin alt kısmındaki kompartmanlardan 6 tanesini yarıp şu almasını sağlamıştı. Halbuki bu kompartmanlardan 4 tanesi şu almış olsaydı gemi batmayacaktı. Yapılan olasılık hesaplarında bir buzdağının gemiye çarpıp 5 kompartmanı birden yarma ihtimali %1 olarak hesaplanmıştı; çünkü böyle bir şey olması için geminin tam da buzdağına çarptığı açıdan çarpması gerekiyordu. Başka bir açıdan çarpılsaydı o kompartmanların 1-2 tanesi su alacak ve gemi kurtulacaktı. Ne o güne kadar ne de o günden sonra hiçbir gemi hiçbir buzdağına aynı açıdan çarpmadı. Hiçbir buzdağı hiçbir geminin 6 kompartmanını birden kesemedi. Bu da Titanic’in buzdağına çarpma acısının olasılığının ne kadar düşük olduğunu gösteren bir başka örnek.
Alman denizcilerin arşivlerine ulaşan Tim Maltin burada Titanic’in battığı yerden o günlerde geçen son geminin seyir defterini buldu. Bu gemi Titanic’in battığı yerden 4-5 gün sonra geçmişti ve seyir notlarında denizin yüzeyine çıkan onlarca cesetten bahsediliyordu. Hatta bu cesetlerden biri bebeğine sıkı sıkıya sarılmış bir anneye aitti. Yine aynı geminin seyir notlarında tam da Titanic’in battığı yerden geçerken su sıcaklığının 13 dereceden 0 dereceye düştüğünden, gökyüzünün normalde olduğundan kat kat parlak olduğundan, olay yerinden ayrıldıktan sonra deniz sıcaklığının yeniden 13 dereceye çıktığından bahsediliyor. O sırada geminin kaptanı Titanic kazası hakkında pek bilgi sahibi olmadığı için bu cesetlerin nereden geldiğini merak etmekteydi ve bu da notlara geçilmişti.
Genelde Titanic inşa edilirken cimrilik yapıldığı ve ucuz malzeme kullanıldığı söylenir; ama tarihi kayıtlar bunun tam tersini söylüyor. White Star Line şirketi geminin yapımını İrlandalı bir taşeron şirkete vermişti ve bu şirkete “hiçbir masraftan kaçınmamaları” söylenmişti; çünkü White Star Line bu gemiyi sadece para kaynağı değil, aynı zamanda gurur meselesi olarak görüyordu. İrlandalı taşeron şirket de tabiİ ki kârını arttırmak için en pahalı malzemeleri kullandı ve çoğu zaman o dönemli gemi uzmanlarının “gereksiz” dediği ekleme ve güçlendirme çalışmalarını bile ihmal etmedi. Yani burada geminin inşasını yapan şirketi suçlamak biraz yersiz oluyor. Zaten titanic’in kardeşi olan ve aynı firma tarafından aynı zaman diliminde inşa edilen Olympic 1. Dünya Savaşı’nda askeri gemi olarak hizmet vermişti ve bir çok zırhlı gemiden daha dayanıklı çıkmıştı.
Geminin büyüklüğünden ve buzdağına çarpış açısından dolayı olacak ki gemi buzdağına ilk çarptığında yolcular hiçbir şey hissetmediler. Bazıları çok hafif ve birkaç saniye süren bir sarsıntı hissetti, bazıları onu da hissetmedi. Zaten gemi o güne kadar denizde son sürat yol almasına rağmen büyüklüğü sebebiyle yolcular en ufak bir hareket hissetmiyordu ve güverteye çıkılmadığı sürece kendilerini sanki sabit bir binadaymış gibi hissediyorlardı. Gemi buzdağına yandan çarptığı için çok ufak bir sarsılma oldu ve bazı yolcular bunu “herhalde geminin hızını aniden arttırdılar veya düşürdüler” şeklinde yorumladı. Ayrıca geminin buzdağına çarpması sonucu geminin içindekilerin duyabileceği hiçbir ses çıkmamıştı.
White Star Line’ın ve Titanic’in üst düzey yöneticilerinden Joseph Bruce Ismay Amerikan Senatosunda olayı şöyle anlatmıştı: “Akşam yorgun olduğum için yatmıştım. Birazdan, gece yarısı civarı, (saati tam hatırlamıyorum) birden bire sarsılarak uykumdan uyandım.Etrafıma baktığımda normal dışı hiçbir şey göremedim. Odamdan çıkıp güverteye gittim ve Kaptan Edward Smith’e ne olduğunu sordum. Bana geminin buza çarptığını ve çok ciddi zarar aldığını söyledi. Daha sonra içeri geri döndüm ve geminin mühendisini buldum, o da geminin çok zarar aldığını, zararın ne kadar olduğunun hala incelendiğini ve geminin pompalarının içeri giren suyu dışarı atarak gemiyi batmaktan kurtarabileceğini söyledi. Sonra yeniden güverteye çıktığımda kayıkların hazırlandığını gördüm ve oradaki memurlara acele etmeleri emrini verdim. Bundan sonra gemi batana kadar güvertede kaldım ve kadın ve çocukların kayıklara doldurulmasına yardımcı oldum.Ggemiyi en son terkeden kayıkta ben vardım. Kaptanı en son gördüğümde güvertedeydi, sonra ne yaptığını ve akıbetinin ne olduğunu bilmiyorum. ”
Titanic’i yaptıran İrlandalı şirketin yöneticilerinden Thomas Andrews gemideki yolcular arasındaydı. Kendisinin gemide olma sebebi geminin ilk seferinde işleyişini görmek, bir sonraki gemide geliştirilebilecek şeyler bulmak ve kaptanın herhangi bir sorusu olursa cevaplamaktı. Bay Andrews geminin sağlamlığına kefildi ve gemide bulunma sebeplerinden biri de bunu kanıtlamaktı. Bay Andrews hayatını kaybedenler arasındaydı.
Geminin çıkabileceği en yüksek hız 80 dönümdü (Gemiyi taşıyan pervanenin bir dakikada 80 kere dönmesi) ve gemi yolculuk boyunca 70-75 dönümde ilerliyordu. Yani gemi daha önce söylendiği gibi tam hızla gitmiyordu. Zaten o dönemde ilk seferine çıkan bir gemi tam hızla sürülmezdi; çünkü geminin hangi şartlar altında nasıl davranacağını kestirmek zordu. Gemiler önce tam hızın altında sürülür, birkaç sefer sorun çıkmazsa tam hızla sürülmeye başlanırdı. Titanic de bu kurala tabi tutulmuştu ve son hızının %10 altında bir hızda seyrediyordu.
Joseph Bruce Ismay senatoda yolculuğun sonuna doğru suda ufak tefek buz parçaları gördüğünü, bu konuda da uyarı aldığını söyledi; ama buzdağı konusunda aynı fikirde değildi. Kendisi kazadan hemen sonra geminin çarptığı buzdağını gördüğünü, bunun da hayati boyunca gördüğü ilk ve tek buzdağı olduğunu, rotaları önünde buz parçaları olsa da buzdağı olduğundan haberdar olmadığını söyledi.
Bir not daha ekleyelim, normalde gemi batmaktayken herkes canının derdindeydi; ama görgü tanıklarının anlattığına göre insanların kayıklara atlamak için birbirini ezmesi, erkeklerin kadınlardan önce kayığa binmeye çalışması, sırada kaynak yapma gibi olaylar hemen hemen hiç olmamış. Erkeklerin çoğu kadınlara ve çocuklara verilen önceliğe sonuna kadar saygı göstermiş ve arada 1-2 tane kadın kılığına giren erkek olsa da bu çok nadirmiş. İnsanlar o panik halinde bile birbirini ezmemek için olabildiğince çaba sarfetmiş. İnsanları kayıklara çok hızlı bir şekilde yüklemek gerekiyordu, bu yüzden her kayık denize indirildiğinde o kayığa en yakın bulunan kadın ve çocuklar hızla bindiriliyor, başka gönüllü kadın ve çocuk kalmadıysa mevcut yetişkin erkeklerden gönüllüler seçilip kayıklara bindiriliyordu. Neredeyse son ana kadar insanlar Titanic’in batmayacağına veya yardım geleceğine inandığı için kayıklara binenlere cesur olarak bakılıyordu.
Bir şekilde kendini kayığa atıp gemiden kurtulanlar da 6-7 saat boyunca aralıksız kürek çekmek zorunda kalacaktı. Örneğin; 2. kayıkta hiç erkek yolcu yoktu ve kadınlar sabaha kadar nöbetleşe kürek çekeceklerdi. Sabah 7 gibi en yakındaki gemiye yani Carpathia’ya ulaşılmıştı ve saatler süren kürek çekme işkencesi son bulacaktı.
Joseph Bruce Ismay’e geri dönüyoruz. Kendisi Titanic’i en son terk eden kayıkta olmasına ve gemiyi batmadan çok kısa süre önce terk etmiş olmasına rağmen geminin batış anını görmemişti veya gördüyse de o anın getirdiği travmadan dolayı hatırlamamaktaydı. Kendisi sonradan yaptığı bir açıklamada “Geminin batışını görmek istemiyordum, bunu gönlüm kaldıramazdı, bu yüzden gönüllü olarak gemiden uzaklaşma yönünde kürek çekmeye başladım ve sırtımı gemiye doğru döndüm.” diyecekti. Bay Ismay geminin ikiye bölündüğünü de görmemişti. Kendisi herhangi bir patlama sesi de duymamıştı.
Gemi buza çarptıktan sonra durdurulsa da 1-2 km daha yol almıştı ve geminin çarptığı buzdağı geride kalmıştı. Aslında gemi buzdağının olduğu yerde batmış olsaydı bir çok insan buzdağının üzerine çıkarak hayatını kurtarabilirdi. Buzdağının üzerinde olmak buz gibi soğuk suyun içinde olmaktan çok daha güvenliydi. Titanic filminde gemi buzdağına çarptıktan sonra buzdağından gemiye düşen bir buz kütlesi vardı ve henüz geminin batacağından habersiz olan insanlar bu buz kütlesini parçalara bölüp “kartopu” oynamaya başlamıştı. Bu kısmen doğru olsa da çoğu kişi buzu göremeyecekti. Zaten gemiden kurtulan çoğu kişi geminin çarptığı buzdağını hiçbir zaman görmediğini (çarptıktan sonra bile) söyleyecekti.
Gemiden suya indirilen kayıklara çoğunlukla birinci ve ikinci sınıf yolcuların alındığı, üçüncü sınıf yolcuların bilerek bu kayıklara alınmadığı söylenir. Zaten en fazla ölen üçüncü sınıf yolculardan olmuştu; ama bunun sebebi özellikle bu kişilerin kayıklara alınmaması değildi. Genelde birinci ve ikinci sınıf yolcular üst katlarda kalıyordu ve güverteye yakındılar. Üçüncü sınıf yolcular güverteye uzak olduklarından güverteye çıktıklarında birinci ve ikinci sınıfların arkasında kalacaktı. O kargaşa ortamında kimse sınıf ayrımı yapacak halde değildi; ama genelde arkalarda kalan üçüncü sınıf yolcular kendilerine kayıklarda fazla boş yer bulamadılar.
İstatistiklere göre birinci sınıf bileti olan kadınların %97’si kurtuldu, ikinci sınıftaki kadınların %86’sı kurtuldu ve üçüncü sınıftaki kadınların %49’u kurtuldu. Birinci sınıftaki çocukların %86’sı kurtuldu (sadece 7 çocuk vardı), ikinci sınıftaki çocukların tamamı kurtuldu ve üçüncü sınıftaki çocukların %31’i kurtuldu. Birinci sınıftaki yetişkin erkeklerin %17’si kurtulurken ikinci sınıfta bu rakam %8, üçüncü sınıfta %13’tü. Toplamda birinci sınıftaki yolcuların %62’si, ikinci sınıftaki yolcuların %43’ü ve üçüncü sınıftaki yolcuların %25’i kurtulurken toplamda gemiye ayak basanların %37’si kurtuldu. Gemideki 9 Türk’ten 3 tanesi kurtuldu ve 6 tanesi hayatını kaybetti. Bu Türklerin biri 1. sınıfta, diğer 8 tanesi 3. sınıfta yolculuk yapıyordu.
Şimdi mikrofonlarımız Titanic’te hayatta kalanları kayıklardan kurtaran Carpathia adlı geminin kaptanı olan Arthur Rostron’da. “New York’tan yola çıkmıştık ve Avrupa’da birkaç liman kentini ziyaret edecektik. Pazar akşamına kadar hava güneşli ve gayet sıcaktı. Pazar gecesi 12:35’te Titanic’ten stres sinyali aldık. Henüz yeni yatmıştım ve beni uyandırıp gelen mesajı haber verdiler. Titanic bir an önce yardım istiyordu ve bize belirtilen koordinatlar 41º 46′ n, 50º 14′ w şeklindeydi. Çok çabuk bir şekilde geminin döndürülmesini ve Titanic’in bize verdiği koordinatlara doğru son hızla yola çıkmayı emrettim. Tek bildiğim Titanic’in acil bir şekilde yardım istediğiydi; ama ayrıntıları bilmiyordum. Üstümü değiştirdikten sonra yeni rotayı belirledik, sonra güvertede çalışan tüm elemanlara ne yapıyorlarsa bırakmalarını, can simitlerini hazırlamalarını ve harekete geçmek için hazır olmalarını emrettim. gemideki doktorlar da hazır bulunuyordu.”
Bay Rostron devam ediyor: “Saat gece 3:45’te, yani olay yerine varmamızdan 15 dakika önce emir erlerim yanıma geldi ve her şeyin ve herkesin hazır olduğunu söyledi (Titanic batmaya gece yarısı başlamıştı ve 2 civarında tamamen batmıştı, yani Carphatia olay yerine geldiğinde çok geçti). İlk stres sinyalini aldığımızda Titanic’e olan mesafemiz 58 mildi ve o günün şartlarında oraya ulaşmamız 3 buçuk saat sürmüştü. Saat sabah 4’te gemiyi durdurduğumuzda ilk kayığa ulaşmıştık ve kayıktakileri kurtarıp gemiye aldık.”
Bay Rostron olayın öncesi hakkında da bilgi veriyor: “Saat 02:40 civarı gökyüzünde bir fişek patladı. bunun Titanic’e ait olduğu ve yardım fişeği olduğundan emindik. Tahminlerimize göre bu fişeğin atıldığı yere hala 1 saat uzaklıktaydık. Biz hızla yol alırken biraz ilerde büyükçe bir buzdağı gördük. O buzdağına çarpmamak için etrafından gitmemiz gerekiyordu ve bu da bizi biraz yavaşlattı. Buzdağına çarpsaydık Titanic’in başına gelen bizim de başımıza gelebilirdi. Sonraki 1 saatte Titanic’in battığı yere yaklaştıkça sağımızda ve solumuzda irili ufaklı buzdağları görüyorduk ve az çok Titanic’in başına neyin geldiğini tahmin edebiliyorduk. Tam saat 04:10’da ilk gördüğümüz kayığı kurtarırken hemen yanımızda bir buzdağı daha farkettik ve manevra yaparak kendimizi kurtardık.”
Ve devam ediyoruz: “İlk kayık yanımıza geldiğinde kayığı yöneten denizci bize bağırarak yanlarında sadece bir denizci olduğunu ve geminin kayığa iyice yanaşması gerektiğini, kayıktaki kimsenin kayıktan gemiye atlama konusunda tecrübeli olmadığını söyledi. Gemiyi kayığın dibine kadar getirdik. Kayıktaki herkesi tek tek gemiye aldığımızda güneş doğmaya başlamıştı ve etraf yavaş yavaş aydınlanıyordu. Etrafa şöyle bir bakmak için kafamı kaldırdığımda 4-5 mil mesafede birkaç kayık daha olduğunu gördüm. Yine çıplak gözle görme mesafesinde 20 kadar buzdağı vardı ve bazılarının deniz yüzeyindeki yüksekliği 30 metreyi geçiyordu. birkaç manevrayla buzdağlarından kurtulduk ve sabah 08:30 sularında etrafımızdaki tüm kayıklardaki yolcuları gemimize almıştık.”
Bay Rostron Titanic’i hiç görememişti. Titanic’in tam olarak battığı yerin neresi olduğu bilinmiyordu; ama belli bir noktada çok sayıda tahta parçası bulunmuştu. Bu tahta parçaları büyük ihtimalle Rose ile Jack’ın tutunduğu kapı ve gemiden kopan yüzlerce ahşap parçasıydı. Sabah 8 civarı Titanic battığında ona 1 saatten az mesafede olan ve yardıma bir türlü gelemeyen Californian Gemisi olay yerine geldi. Tahminlere göre Titanic’ten suya indirilen kayıklardan biri hariç hepsi bulunmuş ve içlerindekiler kurtarılmıştı. Kalan bir kayığı arama-tarama çalışmaları sabah 11 civarı başlayacaktı. Californian Gemisi etrafı aramasına rağmen kaybolan kayığı bulamamıştı.
Daha sonra ölenlere saygı için Carpathian Gemisinin güvertesinde sembolik de olsa ufak bir cenaze töreni yapıldı ve herkes kendi dilinde dua ediyordu. Sağ kalanlar aynı zamanda Tanrı’ya şükürlerini sunuyordu. Hemen hemen herkes travma halindeydi. Daha bir gece önce lüks bir gemide rahat bir yaşantı sürdürürken şimdi battaniyeye sarılmış canlarını kurtardıkları için mutluydular. Kayıklardaki hemen hemen herkes kurtarılmıştı; ama 3 kişi soğuktan dolayı can vermişti. Carpathian gemisi yavaşça yol alırken arada sırada tek tük denizin yüzeyine çıkmış cesede denk geliyordu; ama gemideki zaten travmatize olmuş insanları daha da kötü hale sokmamak için bu cesetler gemiye taşınmıyordu. Bazı cesetlerin üzerinde onların kim olduğunu anlamaya yarayacak şeyler olabiliyordu (örneğin; koynunda taşıdığı saat gibi) ve bu tür eşyalar gemi çalışanları tarafından içerdeki misafirlere çaktırılmadan kayıklarla alınıyordu.
Bu arada bir tane kayık da boş halde bulunmuştu. Bu kayık epeyce zarar almıştı ve batmaktaydı. Kayığın içinde kimse yoktu. Tahminen bu kayıktaki insanlar kayığın batacağını anlayınca yakınlardaki başka bir kayığa atlamışlardı ve canlarını kurtarmışlardı. Bu kayıkların bir tanesi 60-70 kişiyi taşıyabiliyordu; ama bu kayıkta tam olarak kaç kişi olduğu bilinmiyordu.
Titanic’ten Carphatia’ya yollanan son mesaj “Makine odası tamamen sularla doldu!” mesajıydı. Bu mesajın saati 01:45 civarıydı ve bundan sonra Titanic’ten hiçbir mesaj gelmeyecekti. Carpathia Titanic’e sürekli mesaj yollayıp “4 saat sonra oradayız.” “3 saatlik yolumuz kaldı.” “2 saat kaldı.” gibi bilgi veriyordu; ama Titanic henüz Carpathia yarı yoldayken battığı için bu bilgilerin Titanic’e pek faydası olmadı.
O sırada doğudan batıya, batıdan doğuya giden gemilerin birbiriyle çarpışmaması için rotalar çizilmişti ve İngiltere ile New York arasında yolculuk yapan her gemi bu rotalara harfiyen uymak zorundaydı. Titanic de kendisine verilen rotaya aynen uyacaktı. Öyle ki o dönemde tüm gemilerin harfiyen kendilerine verilen rotalara uyması bu rotaları tren rotasına çeviriyordu, istisnasız başlangıç ve bitiş noktası aynı olan her gemi aynı yoldan geçecekti. Eylül-ocak arası gidilen rotalarla ocak-eylül arası gidilen rotalar birbirinden farklıydı. Ocak-eylül arası gidilen rotalar buzdağlarından mümkün olduğunca uzak durmak için çizilmişti ve eylül-ocak rotasından daha uzundu. Buna rağmen titanic buzdağına çarpmaktan kurtulamamıştı.
Kazadan 2 gün sonra Carpathia’daki 3 doktor gemideki tüm Titanic yolcularını tek tek test ettikten sonra tamamının fiziksel olarak sağlıklı olduğuna karar verdi. Tabii ki gemiden canlı çıkanların psikolojik travması yıllarca, bazen ömrün sonuna kadar devam edecekti.
Titanic ağırlık ve büyüklük olarak Carpathia’nın 3 katı olmasına rağmen Titanic’te de Carpathia’da da toplam 20’şer kayık vardı. Bunun sebebi Carpathia’nın daha eski bir gemi olmasıydı. Titanic en son tekniklerle yapılmıştı ve yukarda bahsettiğim gibi ekstra zırhlarla güçlendirilmişti. Ayrıca geminin batması için kompartmanlardan en az 5 tanesinin şu alması gerekiyordu. Geminin batma ihtimali sıfıra yakın görüldüğü için normalde en az 50 kayık taşıması gereken Titanic’e sadece 20 kayık zorunluluğu getirilmişti. Burada suçlu White Star Line şirketi değil, İngiliz devletiydi, zira, İngiliz devleti bile Titanic’in batırılmasının çok zor, belki de imkansız olduğunu düşünüyordu.
Carpathia normalde New York’tan yola çıkıp Avrupa’ya varacaktı (yani Titanic’in tam tersi bir rota çizecekti); ama olaydan sonra gemi 180 derece dönerek New York’a geldi ve Titanic’ten sağ olarak çıkan yolcuları şehre bıraktı. Bu Carpathia gemisinin kaptanının aldığı bir insiyatifin sonucuydu. O zamanlar bir gemide kaptan tam hakim sayılırdı ve kanunen istediğini yapabilirdi (hala öyle midir bilmiyorum). Normalde Titanic’in battığı yere en yakın olan yerleşim birimi Halifax’tı; ama New York’a gitmek buraya gitmekten daha güvenliydi; çünkü Halifax’in etrafı da buzdağlarıyla doluydu.
O dönemde Titanic dahil birçok geminin haberleşme sistemi British Marconi adlı şirket tarafından yapılıyordu. Bu yüzden kaza ve sonrası olanlar araştırılırken bu şirketin yöneticilerinin de ifadesi alınacaktı. Bu şirket gemilere sadece haberleşme aygıtları satmıyor aynı zamanda bu aygıtları kullanacak teknisyenleri de kendi bünyesinden yolluyordu. Örneğin; Carpathia ve Titanic gemilerindeki haberleşme teknisyenleri bu şirketin çalışanıydı. Carpathia gibi küçük gemiler sadece bir telgraf teknisyeni alıyordu ve Titanic gibi büyük gemiler iki tane telgraf teknisyeni alıyordu. Böylece telgraf teknisyenlerinden biri uyurken ve dinlenirken diğeri görevinin başında oluyordu. Küçük gemilerde telgraf teknisyeni dinlenirken geminin dünyayla bağlantısı kısa süreliğine de olsa kesiliyordu. Carpathia’nın haberleşme cihazının mesafesi 100-200 mil arasındaydı (hava şartlarına göre değişiyordu) ve Titanic’in haberleşme cihazının mesafesi 1000 mile kadar çıkabiliyordu.
Charles Lightoller gemideki kaptanın hemen altındaki görevlilerden biriydi ve Titanic’ten sağ kurtulanlar içinde en yüksek rütbeye sahipti. Kendisi kaza sırasında 38 yaşındaydı. Kendisi White Star Line şirketinin diğer gemilerinde kaptanlık yapmış olsa da bu gemide Edward Smith’in altında ikinci kaptan görevindeydi. Titanic henüz sefere çıkmadan önce Belfast ve etrafındaki sularda test sürüşünü de kendisi gerçekleştirmişti. Büyük ihtimalle Edward Smith birkaç ay sonra emekli olunca Titanic’in kaptanlık görevi de kendisine verilecekti. Titanic’in test sürüşleri boyunca hava açık ve okyanus sakindi. Yani gemi zor şartlar altında test edilmemişti. Ayrıca testler sabah 10 civarında başlayıp akşam güneşin battığı saatlerde son bulunmuştu. Yani gemi gece saatlerinde de test edilmemişti.
Test sürüşünden hemen sonra gemi Southampton’a doğru yola çıkmıştı ve burada ilk yolcular alınacaktı. Test sürüşü sırasında gemideki tüm kayıklar tek tek suya indirilmiş, bu kayıklar en ufak ayrıntısına kadar incelenmiş ve onaylanmıştı. Gemi 4 Nisan’da Southampton’a ulaşıp 6 günlük hazırlıklar sonrasında 10 nisan’da ilk ve son seferinde yola çıkacaktı.
Gemi Southampton’da bekletilirken İngiliz müfettişler gemiye gelip en ince ayrıntısına kadar incelemişti. Kayıklar tek tek güverteye çıkartılmış, her kayık herhangi bir delik olup olmadığı yönünde incelenmiş, her kayıktaki kürek sayısı defalarca sayılıp not tutulmuş, gemideki diğer araç gereçlerin de yönetmeliklere uygun olduğu defalarca tespit edilip rapor tutulmuştu. Müfettişler sonunda gemiyle ilgili onayları verip geminin her türlü testi geçtiğini ve yola çıkmaya hazır olduğunu belirtmişlerdi.
Yukarda bahsettiğimiz Charles Lightoller gemiden son ana kadar ayrılmamıştı ve tüm kayıklar ayrıldıktan sonra bile gemide kalmaya devam etmişti. Gemi battıktan sonra suya düşen Bay Lightoller, giydiği can yeleğinin de yardımıyla suyun yüzeyine çıkmıştı. Birazdan yakınlardaki bir kayığa tütünüp üstüne atlayan Lightoller, bu kayıktaki insanları sakinleştirip kayığı batan gemiden uzaklaştırmaya çalıştı.
Şimdi mikrofonu Charles Lightoller’a veriyoruz: “Gemide sondan bir önceki gözlem nöbeti bana aitti. Görevim bittiğinde kaptanla konuşup odama çekildim. Üzerime pijama geçirdim ve yatmak için hazırlanmaya başladım. Daha sonra bazı sesler duydum ve güverteye çıktım. Kaptan Smith oradaydı, etrafı biraz kolaçan ettikten sonra bana kimse bir şey demeyince bana ihtiyaçlarının olmadığını, geminin de tehlikede olmadığını düşünüp odama geri döndüm. Gemi buzdağına çarptığında zar zor belli olan bir gıcırdama sesi gelmişti ve bu sesin de tam olarak önden mi yandan mı geldiği belli değildi. En başta kimse bunun ciddi bir kaza olduğunu düşünmüyordu.”
Bay Lightoller devam ediyor: “Öğle saatlerinde bize yakınlarda buzdağı olduğuna ve dikkatli olmamıza dair bir mesaj iletildi, bunun hangi gemiden geldiğini hatırlamıyorum. O sırada öğle tatiline çıkmak üzereydim ve geminin kontrolü Bay Murdoch’ta olacaktı. Bu yüzden mesajı ona ilettim. Daha sonra akşam 6 ile 10 arasındaki nöbet bana aitti.”
Bundan sonra senatörler Bay Lightoller’a bazı sorular sordular:
– “6-10 arasındaki nöbetinde hiç buzdağına çarpma konusunda endişelendin mi?”
– “Hayır efendim.”
– “Kuledeki gözlemci sayısını arttırdın mı?”
– “Hayır efendim.”
– “Hava durumu nasıldı?”
– “Hem hava hem de deniz oldukça sakindi.”
– “Bu süreç içinde Kaptan Smith yanında mıydı?”
– “Hayır, saat 9’a 5 kala geldi.”
– “Yani saat 6 ile 9 arasında orada değil miydi?”
– “O saatler arasında onu hiç görmedim.”
–  “Sonradan geldiğinde aranızda bir konuşma geçti mi?”
– “Evet, 20-25 dakika boyunca hava durumundan, suyun durumundan, buzlu bölgeye olan yakınlığımızdan, buzdağlarını önceden saptayabilmek için yapmamız gerekenlerden filan bahsettik.”
Bundan sonra Kaptan Smith “Havada şişlenme veya kötüleşme olursa hızımızı düşürelim” diyecekti; ama hava durumu gece boyunca hep açık ve sakin olduğu için hiç hız düşürülmeyecekti. Kaptan 9:25 civarı yeniden içeri geçecekti ve Bay Lightoller’a “En ufak bir şüpheye düşürecek durum olursa haber ver.” diyecekti. Bundan sonra Bay Lightoller kaptanı gemi buzdağına çarptıktan sonra görmüştü ve bu da kendisini son görüşü olacaktı.
Gece 10’da görev yeniden Bay Murdoch’a verilecekti. Bu sırada nöbet değişimi yapılırken Bay Murdoch ile Bay Lightoller arasında buzdağlarının hiç lafı geçmeyecekti. İkisi havanın ne kadar temiz olduğundan, yıldızların ne kadar net bir şekilde gözüktüğünden, görüş mesafesinin ne kadar iyi olduğundan bahsettikten sonra görev değişimi gerçekleşti. Gerçekten de o gece yıldızların normalden çok daha parlak oluşu hem gemi mürettebatının hem de yolcuların dikkatini çekmişti.
Bay Lightoller gemiden kurtuluşunu şu şekilde anlatıyor: “Gemi artık batmaktayken başka çarenin olmadığını anlayıp suya atladım. Birkaç saniye sonra şu yüzeyine çıkıp ters dönmüş bir kayık buldum ve yüzerek o kayığa doğru tırmanmaya başladım. Etrafıma baktığımızda Titanic’in on tarafı hemen hemen batmıştı ve kayığın etrafında bir sürü can yelekli insan vardı. Birazdan insanlar birer birer bu kayığa tırmanmaya başladı. Titanic’in on tarafı batarken suda dalga oluşturmuştu ve bu dalga kayığımızı geminin olduğu yerden uzağa fırlattı. Neyse ki gemi batarken bizi de yanında götürmemişti. Kayığa atlayabilenler atladı. O anda kayık hala ters dönmüştü ve kayığa tutunabilenler ve tırmanabilenler hayatını kurtarmıştı; ama kayığı hiçbir zaman düz döndüremedik. Etrafımızdaki herkesi yanımıza aldık; ama bize yarım mil kadar mesafede can çekişen veya ölmekte olan çok sayıda insan vardı. Gemide sürekli vücudumuzun ağırlık merkezini ayarlayarak kayıktan düşmemek için gayret sarfediyorduk. Yaklaşık birkaç saat sonra başka bir kayık gelip bizi aldı. Bu kayıkta bizimle beraber toplam 65-75 arası yolcu vardı. Sakin sularda bu sorun olmazdı; ama dalgalı sularda bu kadar yolcu taşımak o kayık için çok büyük bir riskti.”
Harold Thomas Cottam Carpathia’nın haberleşme ve telgraf memuruydu ve kaza sırasında henüz 21 yaşındaydı. Kendisi Carpathia’ya şubat ayında katılmıştı ve 2 ay sonra Titanic faciası yaşanmıştı. Şimdi mikrofonumuz Bay Cottam’da: “Gemideki tek telgraf memuru bendim ve belli çalışma saatlerim yoktu. Genelde gemi New York gibi büyük şehirlere yakınken neredeyse hiç uyumuyordum; ama açık denizlerdeyken bol bol dinlenme fırsatım oluyordu, çünkü büyük şehirlerde sürekli mesaj trafiği vardı, ama açık denizlerde bu nadiren oluyordu. Bazen de önceden belirlenen bir saatte büyük bir geminin yakınlarından geçeceksek veya hava durumu kötüyse bütün gün telgraf başında bekliyordum. Titanic’le karşılaştığımızda New York’u terk edeli uzun bir süre olmamıştı ve Avrupa’ya doğru yol alıyorduk. Görevim gereği direk kaptana bağlıydım ve gemide başka hiçbir görevim yoktu. Bazen de önceden belirlenen bir saatte büyük bir geminin yakınlarından geçeceksek veya hava durumu kötüyse bütün gün telgraf başında bekliyordum.”
Bay Cottam devam ediyor: “Genelde gündüz boyunca telgrafın başında çalışıyordum ve açık denizdeyken gece 12 gibi yatmayı adet edinmiştim; ama hangi saatte yattığıma kaptan pek karışmıyordu. Tabii ki işlerim yoğun olduğunda erken yatmak gibi bir alışkanlığım yoktu. Sadece kaptan değil, aynı zamanda yolcuların da mesaj alışverişlerinden ben sorumluydum, bu yüzden bazı günler işlerim oldukça yoğun oluyordu. Ben görevimin başında uyanık değilsem acil bir durumda beni uyandırabilecek bir alarm sistemi mevcut değildi. Gemimizdeki Marconi sistemi sadece bir operatör varken mesaj alıp veriyordu. O gece tüm işlerimi bitirmiştim ve yatmaya hazırlanıyordum. Telgrafın başından ayrılmak üzereydim. Ceketimi çıkartmıştım; ama henüz ayakkabılarımı çıkartmamıştım. Kafamda kulaklık takılıydı; çünkü Parisian gemisinden tam o saatte gelmesi gereken bir mesaj bekliyordum. En geç 1-2 dakika içinde kulaklığı çıkartıp yatacaktım. Tam o sırada Cape Cod üzerinden bir mesaj geldi. Bu Titanic gemisi hakkındaydı. Bundan sonraki 5 dakikada 3 mesaj daha geldi ve bunlar da Titanic hakkındaydı. Titanic’i arayıp “Son 7-8 dakikada sizin adınızda Cape Cod üzerinden 4 tane mesaj geldi, bundan haberiniz var mı?” diye sordum ve bana “Hemen buraya gelin!” dediler. Hızla kaptana haber vermem gerekiyordu. Kaptana haber verdiğimde elime bir kağıt tutuşturdu, kağıtta şu anki koordinatlarımız bulunuyordu. Titanic’e bu koordinatları bildirdim. Sonra Titanic’in koordinatlarını da öğrendik. Bu sırada Alman Frankfurt Gemisi Titanic’i aramaktaydı; ama bu aramanın sebebini bilmiyordum. Bundan sorna Olympian Gemisi ile Titanic arasında bir arama oldu. Titanic’i arayıp Olympian’ın mesajını alıp almadıklarını sordum ve almadıklarını söylediler. Sonra Titanic Olympian’ı aradı ve onlara Baltic Gemisini aramalarını tavsiye ettim. Ardından onlarla olan bağlantı kalitemiz hızla düşmeye başladı.”
Yukarda daha önce bahsettiğim gibi Titanic’ten Carpathia’ya ulaşan son mesaj “Çabuk olun, makine odası suyla doldu!” şeklinde bir mesajdı; ama Carpathia’nın o kadar mesafeyi o kadar kısa sürede katetmesi mümkün değildi. Bay Cottam sonraki 3 gün boyunca hiç uyumaya fırsat bulamadı ve çarşamba gününe kadar aralıksız olarak çevre gemiler arasında telgraf trafiğini fasılite etti.
Alfred Crawford Titanic’teki hosteslerden biriydi. Normalde gemideki çalışanların çok azı hayatını kurtarabilmişti; ama Alfred şanslı azınlıktaydı. Hikayeyi bir de onun ağzından dinleyelim. “Görevim odaları temizlemek, yatakları düzeltmek ve yolcuların diğer ihtiyaçlarını gidermekti. Titanic’ten önce de Adriatic ve Olympic gemilerinde aynı görevde çalışmıştım.”
Bugün ABD’nin en büyük mağaza zincirlerinden biri olan Macy’s’in kurucusu olan Bay ve Bayan Straus da Alfred Crawford’un olduğu bölgedeydi. Bu ikili Titanic filminde birbirine sarılıp beraberce ölen yaşlı çiftin ta kendisidir. Alfred Crawford’un anlattığına göre Bayan Straus önce kayıklardan birine binmiştir, daha sonra ayağa kalkıp kocasının yanına geri dönmüştü ve “Seninle ömrüm boyunca hiç ayrılmadık, sen nereye gidersen ben de oraya giderim.” diyerek kocasıyla beraber ölmeyi seçmişti. Straus ailesinin hizmetçisi Bayan Straus’un isteği üzerine kayıklardan birine binerek hayatını kurtarmıştı.
Neyse, Alfred’e dönelim. Geminin kaptanı Edward Smith burada Alfred ve birkaç arkadaşına bir görev veriyor. Uzaklarda gözüken kırmızı bir ışığı işaret ediyor ve bunun yakınlardaki bir gemi olduğunu düşündüğünü söylüyor. Alfred ve arkadaşlarının görevi içinde 20-25 civarı kadın olan bir kayığı o ışığa yani gemiye doğru götürmek, kadınları gemiye çıkarttıktan sonra geri dönüp yeni yolcular almaktır. Böylece iki gemi arasında mekik dokunarak mümkün olduğunca kişi kurtarılacaktır. Şöyle bir sorun var, o da karşıdan gelen kırmızı ışıkın gerçekten bir gemi olup olmadığı bilinmiyor. Alfred Amca daha sonradan “Uzun süre durmadan kaptanın gösterdiği yönde kürek çekmemize rağmen o kırmızı ışığın kaynağına ulaşamadık, görünürde hiçbir gemi yoktu.” diyecekti. Zaten kayığa seçilen görevlilerden genelde cılız olanlar denk gelmişti ve bunlar kürek çekerken bile zorlanıyordu. Sonunda kadınlardan güçlüce olan 46 yasındaki Margaret Welles Swift kürek çekme görevini üstlenerek görevlilerden birini bu görevden kurtardı.
Bu kayıktakiler Titanic’in batış anına şahitlik ettiler ve güneş doğana kadar kürek çektiler; ama kaptanın gösterdiği o ışığın kaynağına bir türlü ulaşamadılar. Sabah güneş doğduktan sonra da Carpathia gemisi tarafından bulunup kurtarıldılar. Genelde o günlerde şöyle bir teori vardı: “Kocaman bir gemi batarken yakınlarındaki her şeyi de kendiyle beraber suyun içine çeker. (suction)”. Mesela Titanic filminde Jack tam gemiden suya atlarken Rose’a “suction’a dikkat et” diyordu. Alfred başta olmak üzere bir çok görgü tanığı böyle bir şey olmadığını söyledi. aksine, gemi batarken yarattığı dalga yüzünden yakınlardaki kayıkların daha uzağa savrulduğu söylenmiştir.
Albert Crawford geminin kaza anında yaşananları da şöyle anlatıyor: “O gece nöbetim 12’de bitecekti ve saat 12 civarıydı. Görevimi teslim etmek için sıradaki görevlinin gelmesini bekliyordum. O sırada bir ses duydum ve bir çok insan telaşla odalarından çıkıp güverteye doğru yol aldı. Ben de merak edip güverteye çıktığımda bir buzdağını geçmekte olduğumuzu gördüm. kısa süre içinde bir çok insan güvertede toplanmıştı. Birazdan içeri geri döndüm ve kadınların çoğunlukta olduğu kabinlere gidip onları sakinleştirdim ve korkacak bir şey olmadığını söyledim. Daha sonra can yeleği giyme emri gelince herkese tek tek can yeleğini giyme konusunda yardımcı oldum. Can yeleği giyme emri buzdağına çarptıktan 30 dakika sonra verilmişti ve kısa süre içinde herkes can yeleğini giymişti. Kayıkla olay yerinden ayrılırken patlama benzeri bir ses duyduk, gemiyi biraz uzaktan görüyorduk ama batış anına şahitlik ettik. Geminin ön tarafında ışıklar tamamen kesildi ve bu bölüm batmaya başladı, arka tarafta hala ışıklar yanıyordu ve bu kısım henüz batmamıştı. Geminin arka tarafında güvertede bir sürü insan olduğunu görebiliyorduk.”
Geminin su alan kısmı ön kısmıydı, bu yüzden gemi tam ortadan ikiye ayrıldığında bir çok insan geminin arka tarafının önden bağımsız bir şekilde ayakta kalabileceğini düşünüp umutlanmıştı. Geminin ön kısmı batmıştı; ama arka kısmı hala suyun üzerindeydi. Tabii gemi tam olarak ikiye kırılmamıştı, arada hala ufak da olsa bir bağ kalmıştı ve geminin ön tarafı arka tarafını da suyun derinliklerine çekecekti. Geminin arka tarafının kaderi çok az da olsa gecikecekti ama tamamen önlenemeyecekti.
Daha önce söylediğim gibi Titanic’te 2 tane telgraf operatörü vardı. Bunlardan biri kazadan sağ olarak kurtulan Harold Bride idi. Harold Bride gemide Jack Philips’in altında çalışıyordu ve Jack Philips bu kazada en çok eleştiri alan isimlerden biri. Jack Philips pazar günü çok yoğun bir şekilde çalışıyordu ve yolcuların telgraf alışverişini üstlenmişti. Californian Gemisi öğleden sonra buzdağlarını görmüştü ve Titanic’e haber vermek için harekete geçmişti. O sırada Jack Philips’in kulağında kulaklıklar vardı ve Californian’ın telgrafçısı kendisine gayriresmi bir dil kullanarak “Adamım her taraf buzla dolu, biz yerimizden pek kıpırdayacak halde değiliz, aman dikkatli olun.” diye seslenir. Californian o anda Titanic’e oldukça yakın olduğu için ses çok gür bir şekilde gelir ve Jack Philips bir anda irkilir. Zaten söylemin de gayri resmi bir dile sahip olmasından olmasından dolayı sinirlenir ve Californian’ın telgrafçısına “Kapa çeneni, zaten isim başımdan aşkın!” diye bağırır. Jack Philips Californian’dan yapılan uyarının bir geyikten ibaret olduğunu düşünmüştür; çünkü karşıdakinin söylem tarzı buna benzemektedir. Sonradan gemi batınca ölecek olan Jack Philips kazanın en büyük sorumlularından biri olarak gösterilmektedir.
Şimdi, Harold Bride’a geri dönüyoruz. Senatörler Bay Bride’ı soru yağmuruna tutuyor:
– “Sayın Bride, kaza günü kaptanın geminin rotası, yönü veya hızını değiştirmesine sebep olan bir mesaj aldı mı?
– “Bildiğim kadarıyla, hayır.”
– “Herhangi bir gemiden herhangi bir uyarı almadınız mı?”
– “Hatırladığım kadarıyla, hayır.”
– “Bay Philips size böyle bir mesajın varlığından bahsetti mi?”
– “Hayır, hiç bahsetmedi.”
– “Kaptan White Star’ın görevlileriyle hava durumu ve deniz koşulları hakkında bir mesajlaşmada bulundu mu?”
– “Pazar öğleden sonra Baltic gemisinin kaptanıyla bizim kaptan arasında bir mesajlaşma geçti, havanın ne kadar açık ve sakin olduğu konusunda ikisi de hemfikirdi.”
– “Amerika Gemisinden buzdağı uyarısı yollandığında nöbette miydin?”
– “Böyle bir mesaj hatırlamıyorum. Bay Philips’e gelmiş olabilir. Bildiğim kadarıyla pazar akşama doğru kaptana buzlu bir bölgeye girdiğimize dair bir uyarı iletilmişti.”
– “Bu uyarı nereden gelmiş?”
– “Californian Gemisinden.”
– “Uyarıda ne diyordu?”
– “Uyarıda Californian’ın yolculuk sırasında 3 tane buzdağına denk geldiği ve diğer gemilerin dikkatli olması gerektiği söyleniyordu. Bu resmiyeti olan bir mesaj değildi; ama kaptana iletildi.”
– “Mesajı direk Californian’dan mı aldın?”
– “Hayır, Californian en başta beni aradı; ama meşgul olduğum için cevap veremedim. Daha sonra Californian’ın Baltic’e ilettiği bir mesajı yakaladım. Bu herhalde bize iletmek istedikleri mesajdı.”
– “Bu mesajı kaptana direk kendin mi ilettin?”
– “Hayır, mesajı kaptanın memurlarından (ikinci, üçüncü, dördüncü kaptan) birine ilettim.”
– “Hangisi olduğunu biliyor musun?”
– “Hayır, hiçbirini ismen tanımıyorum.”
– “Bundan sonra geceye kadar buzdağlarıyla ilgili herhangi bir gemiden herhangi bir mesaj aldın mı?”
– “Hayır bu aldığım ilk ve son mesajdı.”
– “Akşam saatlerinde nöbette sen mi vardın yoksa Bay Philips mi vardı?”
– “Akşam 6 ile 7 arasında yarım saatliğine Philips yemek yemeğe gittiğinde ben vardım; ama bundan sonra odama çekildim ve dinlenmeye başladım. Saat 7’den itibaren nöbette Bay Philips vardı.”
Kaza sırasında Bay Bride odasında uyumaktaydı ve geminin buzdağına çarpması onu uyandırmaya yetmemişti. Kaza sonrası gelip kendisini uyandıran da olmamıştı. Kendisi zaten saat 12’de uyanıp nöbeti Bay Philips’ten alacaktı ve bu esnada tam saat 12’de uyanmıştı. Bu da gemi buzdağına çarptıktan 20 dakika sonraya tekabül ediyor. Bay Bride uyandığında kazadan habersizdi, yan odaya yani Bay Philips’in yanına gitti ve nöbeti devralmak için geldiğini söyledi. Bay Philips kendisine “Sabahtan beri yığılan telgraflarla uğraşıyordum, işim yeni bitti.” dedi. Sonra da “Sanırım az önce bir buz kütlesine çarptık, gemide hasar olabilir.” diye ekledi. Philips geminin seferden sonra Belfast’taki Harland & Wolff şirketine geri dönüp tamir edilmesi gerektiğini düşünüyordu; ama geminin aldığı zarar tahmin edilenin çok üzerindeydi ve gemi onarılamayacak kadar hasar almıştı.

Birazdan Bay Philips Bay Bride’a “Sen gelip görevi aldığına göre ben yatmaya gidiyorum.” dedi. Tam da odadan çıkmak üzereyken kapıdan içeri giren Kaptan Smith göründü. Kaptan içeri girip “merhaba” bile demeden “Bir an önce civardaki gemileri arayıp yardım isteyin.” emrini verdi. İşlerin vahim olduğu ortadaydı. Bay Philips nöbeti yeniden devraldı ve etraftaki gemilere mesaj yollamaya başladı. Bay Philips civardaki gemilere 6-7 defa üst üste c.q.d. ve m.g.y. kodlarını yolladı. c.q.d. acil yardım istendiği anlamına geliyordu ve m.g.y. de uluslararası sularda Titanic gemisinin koduydu. Bu mesajlara cevap pek gecikmeyecekti ve 1-2 dakika sonra Bay Philips’e birkaç cevap birden gelecekti. Bu cevaplardan biri Carpathian’dı ve gemi ziyadesiyle uzaktaydı. Cevap veren ilk gemilerden biri de yukarda geçen Frankfurt gemisiydi. İlk gelen iki mesaj kaptana iletildiğinde kaptan yeniden operatörlerin yanına geldi ve başka mesaj olup olmadığını sordu. Kaptan Bay Philips’e başka mesaj olup olmadığını sordu ve Bay Philips “Olympic gemisiyle iletişim halinde olduğunu” söyledi. Bundan sonra Kaptan Smith Carpathia ile Titanic’in koordinatlarını karşılaştırdı ve aradaki mesafenin çok büyük olduğunu gördü.

Daha sonra Bay Philips güvertedekilere yardım etmek için yukarı çıkmıştı ve Bay Bride telgrafın başına geçmişti. Frankfurt Titanic’in koordinatlarını aldıktan sonra cevap vermeyi kesmişti; çünkü büyük ihtimalle Titanic’in çok uzakta olduğuna karar vermişti. Bay Bride Frankfurt’un Carpathia’ya nispeten Titanic’e daha yakında olduğunu düşünüyordu; çünkü Frankfurt’tan gelen telgraf sinyalleri Carpathia’ya göre daha güçlü ve daha netti. Ya Frankfurt’un telgraf sistemi daha güçlüydü ya da Frankfurt daha yakın mesafedeydi. Yaklaşık yarım saat kadar sessizliğini koruyan Frankfurt, Titanic’le yeniden iletişime geçip “Bir sorun mu var?” diye soracaktı. Bay Philips buna sinirlenip Frankfurt’a “Aptal mısınız? Tehlikede olduğumuz belli değil mi? Bundan sonra bizim haberleşmelerimize karışmayın.” tarzı bir cevap yazdı. Frankfurt Titanic’e hiçbir zaman koordinatlarını bildirmedi ve Titanic’e tam olarak ne kadar mesafede olduğu o anda kesinlikle bilinmiyordu. Sonradan Frankfurt’un zaten çok uzakta olduğu ve olay yerine son hızla bile yetişmesinin 10 saat süreceği ortaya çıktı. Zaten Titanic’teki haberleşme memurları sinirlenmişti ve Frankfurt gemisine bundan sonra hiçbir bilgi verilmedi. Carpathia’nın haberleşme memuru olan Bay Cottam (yukarda bahsedilen şahıs) da Frankfurt’tan titanic hakkında hiçbir haberleşme almamıştı. Frankfurt olaya pek karışmak istemiyor gibiydi. En azından Frankfurt’un haberleşme memuru bu durumdaydı.

Şimdi Titanic deyince en fazla spekülasyona kurban giden isimlerden birine bakacağız. Frederick Fleet gemideki iki gözlemciden biriydi ve o geceki görevi ufukta buzdağı olup olmadığını incelemek ve kaptana haber vermekti. Bilinen üzere Bay Fleet ve yanındaki arkadaşı Reginald Lee buzdağını çok geç farketmişti ve kazaya engel olamamıştı. 2012 yılında kazanın yüzüncü yılında bazı İngiliz eylemciler kendisinin mezarına dürbün bırakarak üstüne “geç olsun güç olmasın” benzeri bir not bıraktılar. Bay Fleet 4 yıl boyunca Oceanic gemisinde gözlemcilik yaptıktan sonra Titanic’e geçmişti. Titanic’in buzdağına çarptığı akşam saat 10’da nöbet değişimi olmuştu. Symons ve Jewell ikilisi yerine Lee ve Fleet ikilisi geçmişti. Görev değişimi sırasında Symons ve Jewell ikilisi Lee ve Fleet ikilisine “Denizde buz olduğuğunu duyduk, gözlerinizi dört açın.” benzeri bir uyarıda bulunmuştu.

Şimdi mikrofonlarımız Bay Fleet’te: “Saat 10’da görevim başlamıştı ve 2 saat ile 2 saat 20 dakika arasında bir görev sürem vardı. Buzdağını ilk fark ettiğimde hemen önümüzdeydi ve büyük siyah bir kitle olarak gözüküyordu. Buzdağını fark eder fark etmez kaptan kabinine haber verdim. Önce bize verilen canı üç defa çaldım, sonra da telefon açarak durumu bildirdim. Telefonda ne gördüğümü sordular, ben de hemen önümüzde büyük bir buzdağı olduğunu söyledim. Benim buzdağını fark etmemle buzdağına çarpmamız arasında ne kadar zaman olduğunu hatırlamıyorum (veya söylemek istemiyor çünkü sürenin az olması kendisinin görevini iyi yapmadığı ve ölümlerden sorumlu olduğu şeklinde yorumlanacaktı). Buzdağını uzaktan ilk gördüğümde üst üste konmuş iki masa büyüklüğündeydi; ama yanına geldiğimizde ve çarptığımızda 15 metre civarı bir yüksekliği olduğunu gördük. Buzdağını gördükten sonra gemi yavaşlasa da yoluna devam etti. Buzdağına çarptıktan sonra bile geminin tamamen durması biraz süre aldı. Buzdağından uzaklaşmak için dümen kırmıştık; ama bu yeterli olmadı çünkü buzdağına yandan çarptık, eğer dönmeseydik buzdağına tam burundan çarpacaktık. Buzdağına çarptığımızda ağır bir gıcırdama sesinden başka bir ses çıkmadı. Çarpma fazla şiddetli değildi ve gözlem kulesinde çok ufak bir sarsıntıya sebep olmuştu. Bundan sonra ucuz atlattığımızı düşünmeye başladım çünkü çok şiddetli bir çarpışma olmamıştı. Buzdağına çarptıktan sonra 15-20 dakika kadar gözlem kulesinde kaldım ve sonra nöbetim bitip yeni nöbetçiler gelince aşağı indim. Gemide nöbet değişimleriyle gözlemcilik yapan toplam 6 kişi vardı ve kaza sonucu hepimiz hayatta kalmayı başardık. Gözlem kulesinden aşağı ınince orada kimseyi göremedim; ama birazdan yanımıza gelen memurlardan biri hepimizin güvertede beklendiğini söyledi. Güverteye vardığımızda insanların kayıklara bindirildiğini ve kayıkların denize indirildiğini gördük. Şahsen 6 numaralı kayığa yolcuların bindirilmesi ve bu kayığın suya indirilmesine yardımcı oldum. Daha sonra Bay Lightoller benim de kayığa binip oradaki yolculara yardımcı olmamı söyledi ve ben de kayığa bindim. Kayıkta 25 kadın ve 5 erkek vardı ve belki birkaç yolcu daha alabilirdik. İlerde bir ışık gördük ve bunun bir gemi olduğunu düşünüyorduk. Bu ışığa doğru kürek çekmeye başladık; ama benden başka kürek çekebilecek sadece bir kişi vardı. Yeterince hızlı değildik ve bir süre sonra o ışık da bizden giderek uzaklaşıyordu. Etrafımızda suda yardım isteyen veya can çekişen birilerinin olup olmadığına baktık; ama kimseyi göremedik. Titanic batarken onunla beraber suya çekilmek istemediğimiz için Titanic’ten mümkün olduğunca uzaklaşmak istiyorduk. Titanic’in batış anını göremedik. En son geminin ışıkları tamamen söndü ve karanlıkta geminin gölgesi çok uzaktan belli oluyordu. Sabaha karşı bir ışık daha gördük ve buna doğru kürek çekmeye başladık, bu Carpathia gemisiydi ve bizi kurtarmaya gelmişti.”

Arthur Peuchen geminin birinci sınıf yolcularındandı ve 30 pound’a aldığı 113786 numaralı biletle c-104 numaralı odada kalıyordu. Şimdi mikrofonlarımız Bay Peuchen’de: “Yolculuğun ilk gününden itibaren herşey çok sakin geçmişti. Hava oldukça güzeldi ve hafif rüzgar dışında bir şey yoktu. Gökyüzü de neredeyse bulutsuzdu. Pazar akşamına kadar en ufak bir sorun veya aksilikle karşılaşılmamıştı ve herkes çarşamba günü New York’a varacağımızı düşünüyordu. Pazar akşamı arkadaşlarım Markleham Molson, Bay ve Bayan Allison ve kızlarıyla beraber yemek yedik (kazadan hiçbiri sağ çıkamadı). O akşama kadar Titanic’te yediğimiz tüm yemekler enfesti; ama o akşamki ayrı bir güzeldi. Yemekten sonra kahve içmek için oturma odalarından birine gittik ve saat 9 gibi birbirimizden ayrıldık. Oradan ben sigara odasına geçtim ve birkaç arkadaşım ile buluştum. Saat 11’i 20 geçeye kadar aramızda sigara içip sohbet ettik. Daha sonra odama geçtim ve yatmak için hazırlanıp pijamamı giyecektim ki ufak bir sarsıntı duydum (saat 11:40). Bu sarsıntının sebebini merak ediyordum; ama büyük ihtimalle gemiye yandan vuran güçlü bir dalga olduğunu düşünüyordum. O gece denizin çok sakin olduğunu ve hiç dalga olmadığını biliyordum ve bu merakımı uyandırdı, bu yüzden ceketimi alıp güverteye çıkmaya karar verdim. Merdivenleri çıkarken bir tanıdığıma rastladım ve oldukça telaşlı bir şekilde bana bir buzdağına çarptığımızı söyledi.

Sonra o tanıdık bana “Geminin güvertesine çıkarsan çarptığımız buz kütlesini görebilirsin.” deyince merakım iyice arttı. Söylediği yere gittiğimde güvertede çok az miktarda buz parçası gördüm. Elime alıp incelediğimde kar gibi yumuşak olduğunu gördüm. Geminin kenarında buz kalıntıları vardı ve geminin buzdağına yandan çarptığı belli oluyordu. Birkaç dakika güvertede takılıp insanlarla sohbet ettikten sonra arkadaşım Hugo Ross’un yanına gittim ve ona ciddi bir şey olmadığını, sadece bir buzdağını sıyırıp geçtiğimizi anlatacaktım. Daha sonra Bay Molson’u bulmak için odasına gittim ama bulamadım, kendisi güverteye çıkmıştı ve birazdan güvertede karşılaştık ve 15 dakika kadar geminin buzdağına çarpması hakkında muhabbet ettik. Bundan dakikalar sonra geminin hafif bir eğimle durduğunu farkettik. Gemi artık ilerlemiyor, öldüğü yerde duruyor, gittikçe artan bir eğimle sanki suyun içine batıyordu.

Bundan sonra Bay Hays’in yanına gittim ve “Sakin, dalgasız bir suda, üstelik tamamen durmuşken gemi niye böyle bir eğim yakalamış olabilir ki?” diye sordum. O da “Bilmiyorum; ama geminin batmadığını garanti ederim. Birazdan yola devam ederiz herhalde.” dedi. Daha sonra yeniden büyük merdivenlerin olduğu yere geldim (Titanic filmindeki meşhur “Grand Staircase”) ve burada 10 dakika kadar bekledim. Birkaç dakika sonra panik içinde çok sayıda insan merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Ben de Bay Beatty’i bulup durumun ne olduğunu sordum. O da fazla bir şey bilmiyordu; ama “Can yelekleri ve kayıkların hazırlanması için emir verildi.” dedi. En başta buna inanamadım, her şey çok hızlı gelişiyordu. Hemen odama koştum ve üstümü değiştirdim. Önce can yeleği, onun üzerine pardeşumu giydim ve yeniden dışarı çıktım.

Dışarda bir sürü insan toplanmıştı. Herkes can yeleği giyiyordu ve kadınlarla çocukların çoğunluğu ağlamaktaydı. Karşımda beklediğimden çok daha ciddi bir görüntü vardı. İlk kez durumun ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Dışarı çıktığımda kayıkların hazırlandığını, üstlerindeki örtülerin kaldırıldığını, Kaptan Smith ve Lightoller’in etraflarına emir yağdırdığını gördüm. Birazdan kayıkların hazırlanması işlemine yardımcı olmak için gönüllü oldum. Kayıklar yavaş yavaş indirilmeye başlanmıştı ve 6 numaralı kayıkta ben de kendime bir yer buldum. Erkeklerin kayıklara binmesi kesinlikle yasaktı, tek istisna her kayığa alınan 4-5 tane denizciden ibaretti. Bu denizcilerin görevi kayıklarda düzeni ve kayıkların işleyişini sağlamaktı. Ben de gönüllü olduğum için bana da böyle bir görev verildi. Daha önce yatçı olduğum için denizcilik tecrübem vardı ve bu kayıklardan birini yönetmek benim için çok da zor olmayacaktı (Bay Peuchen kayıklardan birine atlamak için gönüllü olduğunda kayık çoktan suya indirilmişti. Bu yüzden Bay Peuchen’in halatlara tutunarak gemiden kayığa doğru çok dikkatli bir şekilde inmesi gerekiyordu ve bunu başarmıştı da).

Kayıklara yolcu yüklenmesinde müthiş bir disiplin vardı. Kimse kimsenin önüne geçmiyordu ve erkekler kayıklara binmeye çalışmıyordu. Kurallar harfiyen uygulanıyordu ve kimse itiraz etmiyordu. İlk kayıkta binmek isteyen tüm kadınları aldılar ve kayık tamamen dolmamıştı. Başka binmek isteyen olsaydı onları da alabilirlerdi; ama kimse geminin tamamen batacağına inanmadığı için hiçbir kadın kocasından ayrılıp okyanusun ortasında ufacık bir kayığa mahkum kalmak istemiyordu. Kayıktayken bana mümkün olduğunca hızlı kürek çekmem söylendi; çünkü birazdan gemi batacaktı ve bizi de denizin derinliklerine çekeceğine inanılıyordu. Yanımızda nereden çıktığını göremediğim ve denize düşüp oradan çıktığını tahmin ettiğim bir de İtalyan bir kürekçi vardı; ama az önce bileğini kırmıştı ve bize pek faydası dokunacak değildi.

Gemiden biraz uzaklaşmıştık ki gemiden bize doğru ıslık veya düdük çalındı. Biz dikkatli bir şekilde gemiye doğru baktık ve bize megafonla “Geri dönün, kayığa daha fazla insan almalısınız.” dediler. Kayığı yöneten denizci (Robert Hichens) “Hayır geri dönmeyeceğiz, bu saatten sonra kendi canımızı kurtarmaya bakmalıyız, geri dönmek çok riskli.” dedi ve bize yeniden kürek çekme emrini verdi. Kayıktaki evli kadınlardan biri “Kocamı geride bıraktım, o ölecekse gerekirse ben de ölürüm.” deyip kayıkta isyan başlattı. Diğerleri de buna katıldılar. Liderimiz olarak atanan denizci oldukça gürültülü konuşan, insanları bağırarak bastırmaya çalışan ve her iki lafından biri küfür olan biriydi. Böyle biriyle pazarlık olmayacağını anladığım için ben sessizliğimi koruyordum. Adam dümenin başında duruyordu ve ona birazdan “Bak deniz çok sakin, bu havada dümen tutmak çok zor değil, kadınlardan biri dümeni tutsun sen de gel bize kürek çekmeye yardım et.” dedim. Bana susmamı söyledi ve “Bu kayığın lideri benim ve benim emirlerimi dinleyeceksiniz” diye bağırdı.

“Kürek çeken birkaç erkek olarak onu alaşağı edebilirdik; ama aramızda kadınlar vardı ve ona karşı hepimizin hareket etmesi halinde kayık ters dönebilirdi veya kargaşada kadınlar denize düşebilirdi. Dümeni de o tuttuğu için kayığın gideceği yönü o belirleyecekti. Sonunda pazarlık etmenin gereksiz olduğunu anladık ve kürek çekmeye başladık. Titanic’ten giderek uzaklaşıyorduk. Birazdan bize uzaklardan beyaz bir ışık gördüğünü ve o ışığa doğru gideceğimizi söyledi. 6 yıldır yat sahibi olup denizcilik tecrübem olduğu için ona gördüğü ışığın yıldızların denizden yansıması olduğunu söyledim. Birazdan yanımızdan başka bir kayık geçerken liderimiz ona yakınlarda başka bir gemi olup olmadığını sordu. O esnada kendisinin denizcilikten pek de anlamadığını anlamış oldum. Bu sırada gözlerimi uzaktaki Titanic gemisinden ayırmamıştım. Gemide kırılma başlamıştı ve ışıklar da sönmeye başlamıştı. Uzaktan gürleme/patlama benzeri bir ses duyduk ve hemen arkasından 2 patlama sesi daha geldi. Bundan sonra Titanic’te ışıklar söndü ve gemi karanlığa gömüldü. Birazdan uzaklardan bize yankılı bir şekilde bağırma, çığlık, yardım isteme sesleri geldi. Bunu duyan kadınlar da ağlamaya başladı; çünkü Titanic’te çaresizce ölen onların kocaları ve arkadaşlarıydı. O sırada gemiyle olan mesafemiz tahminimce 1 km civarıydı. Kadınlar bu kez yalvararak liderimizi Titanic’e geri dönüp birkaç kişiyi daha alma konusunda ikna etmeye çalıştıysa da o kimseyi dinlemedi. Birazdan çığlık, ağlama, yardım sesleri giderek azalmaya başladı. bundan insanların ölmeye başladığını anlamıştık ve içimiz ürpermişti.”

“Işıklar söndükten sonra Titanic çok uzakta bir silüet gibi gözüküyordu. Geminin batışına şahitlik ettiysem de ayrıntılı bir şekilde gördüğümü söyleyemem. Birazdan gemi 45 derecelik bir acıyla havaya kalktı ve sonra gözden kayboldu. Gemi batarken ikiye ayrıldığını görmedim ama ertesi gün aynı bölgeden geçerken bir berber direği gördük. Sanıyorum ki öylesine büyük bir berber direğinin gemiden kopup denizin yüzeyine gelebilmesi için gemide bir patlama olmuş olması şarttır. Patlamaları duymuştuk; ama patlamaların görüntüsünü görmemiştik. Kayığımızda 30’dan az kişi vardı ve sonradan öğrendiğime göre kayığımız çok rahat 65 kişi taşıyabilecek büyüklükteydi, yani çok rahat 35 kişi daha kurtarabilirdik. Etrafta bir sürü kayık vardı ve bunları ışıklarından tanıyabiliyorduk. Bazı kayıklar kuzeye, bazıları güneye, bazıları doğuya, bazıları batıya doğru kürek çekiyordu. Her kayık birbirinden bağımsız hareket ediyordu. Bu, Carpathia gemisi gelip bizi toplayana kadar devam etti. Sabah güneş doğduğunda çıplak gözle görülebilecek 3 tane buzdağı gördük, Titanic’in bunların hangisine çarptığını bilmiyorum. İçlerinden en büyüğü 100 metreden büyüktü ve bir buzdağından çok ufak bir adayı andırıyordu.”

Bay Peuchen’in anlattığına göre geminin sağ tarafındaki bazı yolcular odalarının camından buzdağını görmüşlerdi ve hiç beklemedikleri bu görüntüden dolayı birçoğu panik duymuştu. Bazı camların kenarında buz birikmişti. Bay Peuchen başka ilginç bilgiler de paylaşmıştı. Örneğin; gemi buzdağına çarptıktan sonra gemide hiçbir şekilde alarm çalınmamıştı. Geminin buzdağına çarpmasından dolayı ölüsan sarsıntı çok güçlü olmadığı ve olay gece 11:40’da meydana geldiği için bir çok yolcu uykusunda yakalanmıştı ve bazıları uyandığında çok geçti. Bay Peuchen’in bizzat son anda bir şekilde uyanıp canını zor kurtaran 2 kadınla tanışmıştı. Bay Peuchen çok konuşkan, insanlarla iyi iletişim kuran ve çok çabuk kaynaşan biriydi. Bu yüzden kendisi gerek Titanic’te gerek Carpathia’da çok sayıda insanla konuşmuş ve dertleşmişti. Bu yüzden kendisinde çoğu kişiden daha fazla hikaye mevcuttu. Ayrıca akşam saatlerinde yaşanan ani hava değişimi ve havanın birden bire soğumasını farkeden kişilerden biri de kendisiydi. Bay Peuchen yatçılık yaptığı günlerde bir buzdağına çok yaklaştığı bir gün aynı şekilde birden bire soğuyan hava ile karşılaştığını hatırlıyordu ve aynısını Titanic’te yaşamış olmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyordu.

Gece 3 civarında kuzeye doğru yol alan kayıkların yolcuları ilginç bir görüntüyle karşılaştılar. Kuzey yönünde Güneş doğarken gözüken ışık hüzmelerine benzer ışık hüzmeleri vardı. Sonradan ortaya çıktı ki bu yolcuların gördüğü şey Aurora Borealis adıyla bilinen Kuzey Işıkları’ydı. O gece gökyüzü çok parlaktı ve milyonlarca yıldız ve onların denizdeki yansıması çok net görülebiliyordu. Bununla birlikte Kuzey Işıkları da kuzeyde kendini göstermişti. Olaydan kurtulan bir çok insan Kuzey Işıkları’nı gördüğünü söylüyordu; ama geminin battığı yerden gerçekten Kuzey Işıkları’nın görülüp görülmeyeceği tartışma konusu.

Gemi ilk battığında onca insanın nasıl hayatını kaybettiği anlaşılamamıştı. Sonuçta görgü tanıklarına göre hemen hemen her yolcuda can yeleği vardı ve bir çok insanın boğularak öldüğü sanılıyordu. İşin daha da ilginci ertesi gün olay yerini turlayan Carpathia ve Californian gemilerinin hemen hemen hiç cesetle karşılaşmamış olmasıydı. Can yeleklerinin normal şartlar altında insanları ölü veya canlı olarak suyun üzerinde tutması gerekiyordu. Olay yerinden birkaç gün sonra geçen alman gemisi suyun yüzeyinde bir çok cesetle karşılaşmıştı. Anlaşılan ölen insanların vücudu suyun içine dalmıştı ve birkaç gün sonra yeniden yüzeye çıkmıştı. Belki de soğuktan buz tutan insanların vücudu bundan dolayı ağırlaşmıştı ve suyun üzerinde tutunmaları zorlaşmıştı. Kazada ölenlerin tamamına yakınının soğuk sudan dolayı vücut ısısını kaybederek 10-30 dakika içinde olduğu sonradan ortaya çıkacaktı.

Bay Peuchen Senato’da konuştuktan 1 gün sonra kayığın lideri olarak seçilen Robert Hichens senatoya çağırıldı ve sorgulamaya alındı. Titanic buzdağına çarptığında dümenin başında yine Bay Hichens vardı ve yaptığı manevra ile geminin buzdağına düz değil de yandan çarpmasında önemli rol oynamıştı. Gerçi kendisi dümenin başındayken yanında geminin 6. memuru olan James Moody vardı ve yaptığı her şeyi o onaylamıştı, bu yüzden geminin batmasında tüm suçu kendisine yıkamayız. Bay Hichen kendisine verilen ve 65 kişi alabilecekken 30’dan az yolcusu olan kayığı geri döndürmeyerek 30’dan fazla canı kurtarabilecekken buna mani olmuştu ve en büyük suçu buydu.

Şimdi mikrofonumuz Hichen’de: “Akşam 8 gibi kaptan dairesine girmiştim ve nöbet sırası bendeydi. Yaklaşık 2 saat boyunca kaptan dairesinde yan görevlere bakacaktım ve sonraki 2 saatte (gece 10 ile 12 arası) dümen sallayacaktım. Akşam 8’de ilk görevim aşağı kata inip suyun sıcaklığını ölçürtmekti; çünkü gemideki kaptanlar suyun donma seviyesine geldiğinden şüpheleniyordu (zaten o günlerde adet olarak her 2 saatte bir suyun derecesi alınıp seyir defterine not olarak geçiliyordu). Daha sonra geminin 2. kaptanı gözlemcileri telefonla arayarak ertesi gün sabaha kadar buzlanmayla ilgili dikkatli olmaları ve buzdağlarına karşı ekstra kayıtlı olmalarını söylediğinde yanındaydım. Bir sonraki görevim geminin makinistlerinden birini bulup ısıtıcıları açmasını söylemek oldu. Gemide hava birden bire soğumuştu ve herkes soğuktan şikayet ediyordu. Koridorları ve odaları ışıtan ısıtıcının derecesi arttırılacaktı. Saat 10 olduğunda sonunda dümenin başına geçtim ve gemiyi sürmeye başladım.”

“Her şey gayet iyi gidiyordu ve deniz oldukça sakindi. Geceyarısına 20 dakika kala aniden 3 defa zil sesi duyarak irkildim. Hemen birkaç saniye sonra telefonda “Tam önümüzde buzdağı var.” uyarısını aldık ve o anda hemen karar vermek zorundaydık. Gecenin karanlığında kaptan dairesindeydim ve önümdeki bir pusula dışında hiçbir şey göremiyordum. Bay Moody birazdan “Dümeni tamamen sola kır!” emrini verdi ve olabildiğince hızlı bir şekilde dümeni sola kırdım ve geminin hızını olabildiğince düşürdüm. Birkaç saniye sonra Bay Moody yeniden “Gemiyi sola döndür!” diye bağırdı ve ben de “Dümeni sonuna kadar döndürdüm zaten!” dedim. Dümen daha fazla dönemezdi. Bundan sadece birkaç saniye sonra geminin yan tarafında oldukça güçlü bir gıcırtı sesi duyduk ve gemi hafifçe sarsıldı. Buzdağına çarptığımız çok açıktı. Birazdan Kaptan Smith kosarak yanımıza geldi ve “O neydi?” dedi, ve Bay Murdoch “Buzdağına çarptık.” deyince su alabilecek tüm kompartmanların kapatılmasını emretti.

“Bay Murdoch bunun zaten yapıldığını söyledi. Birazdan pusulanın yanında geminin ne kadar yana yatık olduğunu gösteren bir alete baktık ve geminin 5 derecelik bir acıyla yatık olduğunu gördük. Saat 12’yi 23 geceye kadar dümenin başındaydım. O gün geminin saati 2 kere geri alınacaktı (23 ve 24 dakika olarak); çünkü batıya doğru ilerliyorduk ve her gittiğimiz yerde yerel saate uymak zorundaydık.    ”

“Birazdan kayıkları doldurmaya başladık ve beni de 6 numaralı kayığa lider olarak görevlendirdiler. Bize ilerdeki parlak ışığa doğru kürek çekmemizi söylediler; çünkü orada bizi kurtarabilecek bir geminin olduğuna inanılıyordu. Kayığımızdaki tüm yolcuları oradaki gemiye bırakıp geri dönecektik ve yeni yolcular alacaktık çünkü Titanic’te herkese yetecek kadar kayık yoktu. Benim kayığımda 38 kişi vardı, bunlardan ben dahil 4 tanesi erkekti ve bunlardan biri de dün ifade veren Bay Peuchen’di.”

“Kayıkta herkesin morali bozuktu ve bazıları Titanic’e geri dönmemizi söylüyordu. Ben de onlara bunun gereksiz olduğunu, birazdan batan geminin bizi de denizin derinliklerine çekeceğini, ilerde gördüğümüz ışığa vakit kaybetmeden gidip zaman kalırsa diğerlerini kurtarmak için geri döneceğimizi söyledim. Kavgayla veya tartışmayla kaybedecek hiç vaktimiz yoktu. Elimizden geldiğince kürek çekmemize rağmen Titanic’ten sadece 1 mil uzaklaşabilmiştik. Karşıdan gelen ışığın bir balıkçı teknesine ait olduğunu tahmin ediyordum; ama o kadar kürek çekmemize rağmen bir türlü ona yakınlaşamıyorduk. Yakınlarımızda 5-6 tane kayık vardı ve bunlardan bir tanesinin ışığı yoktu. Bu kayıkta sadece 5-6 kişi vardı ve bunlardan biri gayet güçlü bir itfaiyeciydi. İki kayığı birbirine bağladık ve itfaiyeciyi bizim kayığa aldık. Böylece kürek çekmemiz daha da kolaylaşacaktı. Ne kadar kürek çekersek çekelim gördüğümüz ışığa bir türlü yaklaşamıyorduk, sounda olduğumuz yerde beklemeye başladık. Ertesi sabah 8’de Carpathia bizi alana kadar böyle bekledik. Carpathia’ya çıkarken kayığımdaki herkesin güvenli bir şekilde gemiye binebilmesi için uğraştım ve gece boyunca dümen salladım. Beni battaniyeleri kendime almakla, küfür etmekle ve viskileri tek başıma içip vücudumu ısıtmakla suçladılar ama bunların hiçbirini yapmadım.”

“Bay Peuchen ile kavga ettiğimiz de doğru değil. Kendisi kayığa bindikten 10 dakika sonra ortada hiçbir sebep yokken kayığın liderliğini ele geçirmeye çalıştı ve buna izin vermedim. Bu yüzden bana karşı kızgın olabilir. Bu kayığın lideri olarak ben belirlenmiştim ve bunun değişmesine imkan yoktu.”

“Titanic battığında ondan yaklaşık 1 mil uzaklıktaydık. Gemideki tüm ışıklar kesildiği için geminin batısını tam olarak göremedik. Gemi tam batarken bazı çığlıklar ve yardım isteyen insanların feryadını duyduk; ama bu 2-3 dakika sonra azalarak kısa süre içinde tamamen kesildi. Gemideki kadınlar paniklemesin diye onlara “Bu bağırışlar kayıkların birbiriyle kurduğu iletişim.” dedim. Kayığımızda bileği veya kolu kırık italyan bir genç vardı. Onun kayığa nasıl bindiğini kimse hatırlamıyor; ama kadın kıyafetiyle kayığa bindiği söylentileri vardı. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum; ama onun nasıl kayığa bindiğini de bilmiyorum. Dün Bay Peuchen onun sudan çıkmış olabileceğini söyledi ama bu konuda bilgim yok. Ayrıca Bay Peuchen’in söylediğinin aksine kayıktaki kadınlar bana Titanic’e geri dönmem için müdahelede bulunmadılar. Bu tamamen bir yalandan ibaret. Daha önce söylediğim gibi gemi batarken gemiye 1 mil mesafedeydik ve kürek çekerek gemiye hızlıca geri dönmemiz zaten mümkün değildi. O sırada yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Geri dönüp ölenlerin cesetlerini toplamanın kimseye faydası olmazdı.”

“Elimizdeki ışıkları kullanarak diğer kayıklarla iletişim kurduk ve yerimizi onlara bildirdik. Etraftaki diğer kayıklar da aynı şeyi yaptılar. Titanic’ten çıkıp da uzakta gemi olduğunu düşündüğü ışığa doğru yol alan tek kayık biz de değildik. Etrafımızdaki tüm kayıklar o ışığı görmüştü ve birçoğu oraya doğru yol alıyordu.”

Senatoda Hichens’e gemiden geri dönmesi yönünde yapılan bir çağrı olup olmadığı soruldu. Önceki gün Bay Peuchen böyle bir şeyin varlığından söz etmişti. Bay Hichens ise “Bana direk geri dön diye bir emir gelmedi, kayıktaki kadınları yakınlardaki güvenli bir gemiye bıraktıktan sonra geri dön dendi ama civardaki hiçbir gemiye ulaşamadık.” şeklinde kendini savundu.

Amerika’daki sorgulamadan sonra İngiltere’ye giden Bay Hichens, burada daha ağır bir sorgulamaya tabi tutuldu ve 500’e yakın soruya cevap verdi. Daha sonra travmaya giren, birkaç defa kendini öldürmeye çalışan Bay Hichens 1933 yılında adam öldürmeye teşebbüsten hapse girdi, 4 yıl sonra hapisten çıktı ve bundan 3 yıl sonra hayatını kaybetti. Bay Hichens ne kadar suçludur bilinmez ama kendisinin Titanic’ten sonraki hayatı hiç de mutlu geçmemişti.

Titanic’ten sağ olarak kurtulan bir çok yolcu olaylardan sonra psikolojik travmaya girmişti. Bu yüzden aynı olayı anlatan 2 kişinin farklı şekillerde anlattığı görülebiliyordu. Çoğu zaman psikolojik travmaya giren insanların olayları aynen hatırlaması çok zordu. Özel eğitimli denizciler bile zaman zaman olayları hatırlamakta zorluk çekebiliyordu. Bu yüzden Titanic olayında da bir çok hikayenin birden fazla versiyonu var.

Kaza sonrası gerçekleşen kurtarma çalışmalarında en çok tepki çekenlerden biri Californian gemisiydi. Gerçekten de 4 saat uzaklıktaki çarpathian olay yerine mümkün olan en hızlı şekilde yetişirken yaklaşık 45 dakika – 1 saat mesafedeki Californian gemisi önce çağrıya ve mesaja rağmen kılını bile kıpırdatmamıştı. Bu yüzden Californian gemisinin kaptanı olan Stanley Lord binin üzerinde ölümden sorumlu tutuldu; çünkü Californian olay yerine hızlı bir şekilde gelebilseydi ölenlerin çoğu kurtulacaktı.

Olayı bir de Bay Lord’un ağzından dinleyelim: “O akşam 6:30’da iki tane büyükçe buzdağının ortasından geçmiştik ve bunlara çarpmamıştık. Saat 7:15’te bir tane daha büyük bir buzdağının yanından geçtik ve güney tarafında 2 tane daha buzdağı gözlemledik. Daha sonra biz buz kütlesinin yanına geldik ve daha fazla ilerleyemeyeceğimizi anlayınca geceyi geçirmek için durduk (bu bir buzdağı değildi, denizin yüzeyindeki buz kütlesiydi, gemiyi batırma riski çok düşüktü ama ilerleyişini zora sokabilirdi). Bundan hemen sonra Titanic ve çevre gemilere mesaj geçip etrafta çok sayıda buzdağı olduğunu ve dikkatli olmaları gerektiğini söyledik. Titanic’in telgraf operatörü bizim operatörümüze kızgın bir şekilde bağırıp meşgul olduğunu söylemiş; ama sonuçta verdiğimiz buzdağı uyarısını aldıkları kesin.”

Bay Lord devam ediyor: “Hesaplamalarımıza göre Titanic’in buzdağına çarptığı yerle bizim buzlara takılıp kaldığımız yer arasındaki mesafe 19 ile 20 mil araşıydı. Titanic buzdağına çarptıktan sonra bu gemiden bize herhangi bir mesaj gelmedi. Daha sonra Titanic’in mesajını alan Virginian gemisi bu mesajı bize iletmişti. Bu mesajı aldığımızda ertesi sabah 6’ydı ve Titanic çoktan batmıştı. Sabah olay yerine doğru yola çıktık ve Carpathian gemisinin kayıkları topladığını gördük. Bundan sonra bizim yapabileceğimiz fazla bir şey kalmamıştı.”

Californian gemisinin hızı saatte 13-14 mile kadar çıkabiliyordu. Bu da geminin titanic’e göre 1 buçuk saat civarı bir mesafede olduğunu gösteriyor. Titanic buzdağına çarptığı anda atılan mesaj sonrası Californian yola çıkmış olsaydı Titanic tamamen batmadan olay yerine yetişebilecekti; çünkü geminin tamamen batması 2 buçuk saat sürmüştü. Bay Lord’un anlattığına göre Titanic’in rotası Californian’ın rotasının 20 mil kadar güneyindeydi ve Bay Lord buzların o kadar güneye gitmiş olamayacağını düşünüyordu. Kendisi Titanic’i buzdağlarından dolayı uyarmıştı; ama söylediğine göre Titanic’in rotası üzerinde buzdağına çarpma ihtimalini düşük olarak görüyordu.

Senatörler Bay Lord’a pazar gecesi Titanic’in ışıklarını görüp görmediğini sorduğunda Bay Lord hayır cevabı verdi. Bay Lord Titanic’in 19 mil civarı bir mesafede olduğunu ve denizde bu kadar uzağın görünmesinin çok zor olduğunu savunuyordu. Daha sonra sorgulama devam etti.
– “O gece buzdan dolayı gemiyi durdurduktan sonra fazladan önlem aldın mı? Örneğin; fazladan gözlemci görevlendirdin mi?”
– “Hayır efendim.”
– “Peki gemi durmadan önce fazladan aldığın önlem oldu mu?”
– “Evet, gözlemci sayısını ikiye katladık, geminin ön ucuna (Jack ile Rose’un Titanic’te meşhur pozu verdiği bölgenin Californian’daki versiyonu) fazladan bir gözlemci koyduk ve tüm süre boyunca ben de kaptan odasından ayrılmadım.
– “Sizi daha önce başka bir gemi buz konusunda uyarmış mıydı?”
– “Önceki gün buradan geçen caronia gemisinden uyarı mesajı almıştık.”
– “Tuttuğunuz seyir defterinde hava durumu nasıl görünüyor?”
– “Sabah sekizde hafif rüzgar ve açık hava vardı, öğlen 12’de yine hafif rüzgar, çok hafif dalga ve açık hava vardı. Akşamüstü saat 4’te hafif rüzgar devam etti ve deniz sakindi. Akşam 8’de yine hafif rüzgar ve sakin deniz şartları vardı. Gece yarısı 12’de deniz sakindi ve pek rüzgar kalmamıştı. Etrafımız buzla kaplı olduğu için bir serinlik vardı. Akşam 10 buçukta su sıcaklığı -4 civarıydı ve gece yarısı -1 civarıydı.”
– “Su sıcaklığı yakınlarda buz kütlesi veya buzdağı olduğunun bir göstergesi olabilir mi?”
– “Kuzey Atlantik’te bunu söylemek zor; çünkü bu sularda sürekli soğuk akıntılar oluyor. Bu soğuk akıntılar bazen buzlu bazen buzsuz oluyor. Bazen hava şişliyken etrafta buzdağı olup olmadığını anlamak için 10 dakikada bir suyun derecesini ölçtürüyorum; ama buzdağı suyun derecesini sadece 1-2 derece etkiler.”
– “Gece veya gündüz buzdağını tespit etmenin en kolay yolu nedir?”
– “Hava açıksa kesinlikle çıplak gözle tespit etmektir.”
– “Gözcülere dürbün vermenin bir faydası yok mu?”
– “Dürbünün bu şekilde bir faydası olduğunu sanmıyorum, gözlemcilerime dürbün vermiyorum. Açık havada çıplak göz dürbünden daha etkilidir.”
– “Titanic’in yardım isteyen mesajını anında almış olsaydın ve yardım için o tarafa yönelseyin, Titanic’e ulaşman ne kadar sürerdi?”
– “En az 2 saat diye tahmin ediyorum. Gece yarısıydı ve etrafımız buzlarla kaplıydı. Oraya son hızla gitmemiz mümkün değildi.”
– “Carpathia’nın kaza yerine ulaşması yaklaşık 4 saat sürdü. Siz kaza anında Titanic’e 20 mil uzaklıktaydınız. Carpathia’nın kaza anında Titanic’e olan mesafesini biliyor musun?”
– “Hayır efendim.”
– “Carpathia’nın kaptanının verdiği ifadeye göre onlar 53 mil mesafedeydiler. Carpathia oraya sizden önce ulaştı.”
– “Carpathia’nın kaza yerine hangi şartlarda geldiğini bilmiyorum efendim. Olay yerine geldiğimizde kayıklardaki yolcular çoktan kurtarılmıştı. Kaza yerinde Titanic’in kalıntılarını gördük. Örneğin; boş kayıklar, ahşap kapılar, sandalyeler, yastıklar ve benzeri eşyalar suyun yüzeyindeydi. Suyun yüzeyinde birkaç tane boş can yeleği de gördük; ama canlı veya ölü hiç insan görmedik. Etrafta birkaç tane buzdağı gördük, içlerinden en büyüğünün yüksekliği 50 metreye kadar çıkıyordu ve genişliği tahminen 200-300 metre civarıydı (ufak bir ada kadar).
– “Bu büyüklükte bir buzdağının sadece su üstündeki kısmı bile Titanic’ten daha büyük olmaz mı?”
– “Hayatımda Titanic’i hiç görmedim efendim (Daha sonra kendisine Titanic’in boyutları açıklanınca: Evet efendim).
– “Bir buzdağının su altındaki büyüklüğünü nasıl hesaplarsınız?”
– “Bize öğretilen şey buzdağının altındaki kısım üstündeki kısmın yedi katıdır efendim. Yani bir buzdağının şu üstündeki kısmı 100 feet ise şu altındaki kısmı 700 feet’tir.”
– “Buzdağının rengi neydi?”
– “Gündüz gözüyle hepsi beyazdı; ama gece vakti çoğunun rengi griye kaçıyor. Siyah veya mavi denemez; ama gri demek daha doğru olur.”
– “Titanic’in buzdağına çarptığı saatlerde telgraf operatörünüz görevinin başında mıydı?”
– “Hayır, gece 12’de odasına gittiğimde ışıklar kapalıydı. Telgraf görevlisi uyanıkken ışıklar her zaman açık tutulurdu, telgraf odasında ışığın kapalı olması telgraf görevlisinin uyuduğuna işaretti.”
– “O halde Titanic’in size yolladığı mesajı almamış olma sebebiniz bu olabilir.”
– “Olabilir.”
– “Pazar günü suların buzlu olduğu ve buzdağlarının olduğu ortaya çıkınca telgraf görevlisine fazladan mesai vermediniz mi?”
– “Hayır, buna gerek görmedik.”
– “Telgraf görevlisi uyanık ve görevi başında olsaydı Titanic’in yolladığı yardım isteği size ulaşır mıydı?”
– “Şüphesiz ulaşırdı.”
– “Telgraf görevlisinin çalıştığı belli saatler var mıydı?”
– “Telgraf görevlisinin saatlerine hiç karışmıyordum ve kendi haline bırakıyordum. Kendisi genelde akşam 10 gibi yatıyordu ve ertesi sabah bana gece boyunca gelen mesajları iletiyordu. Titanic gibi çok büyük gemileri saymazsak etraftaki hemen hemen her gemide birer telgraf görevlisi vardı ve bunlar gündüz çalışıp gece aynı saatlerde uyuyordu. Bu yüzden gece telgraf gelme ihtimali gündüze göre çok daha düşüktü ve geceleri bizim telgraf memurumuz da dinlenmeye çekiliyordu.”
– “Gemilerde bir yerine iki telgraf görevlisinin olması ve bu görevlilerin nöbetleşe çalışması daha iyi olmaz mıydı?”
– “Kesinlikle, bu durumda hiçbir mesaj kaçırılmazdı.”
– “Peki Titanic’in mesajı size zamanında ulaşsaydı ona doğru yol alır mıydınız?”
– “Kesinlikle Titanic’in olduğu yere yönelirdik.”
– “Peki o gece yardım isteyen fişekleri veya mors ışığını da mı görmediniz?”
– “Fişek gördüğümü hatırlamıyorum. Gözlemcilerimden biri mors ışığı gördü; ama orada yardım istenmiyordu, verilen mesaj pek açık değildi.”
– “Olayı daha detaylı bir şekilde anlatır mısın?”
– “Gece 10 buçuk gibi kaptan odasından çıktığımda yanımdaki memurlardan birine uzaklardan gelen bir ışığı gösterdim. Işık çok parlaktı ve o gece gökyüzü parlak yıldızlarla doluydu. O zamana kadar bir çok yıldız ve onun denizdeki yansımasını gemi ışığı zannettiğimiz olmuştu. O gece gerek yıldızlardan gerek onların denize vuran yansımalarından dolayı (deniz de çok sakin olduğu için) gökyüzünün nerede başlayıp nerede bittiğini, ufuğun tam olarak neresi olduğunu anlamamız çok zordu. Yanımdaki memura uzaktan gelen parlak ışığı gösterdim ve biraz baktıktan sonra “Bu kesinlikle bir yıldıza benziyor.” dedi. Ben de ona güvendiğim için konuyu daha fazla uzatmadım. Daha sonra alt kata indim ve makinistlerime her an hazır olmalarını, uzaktan bir ışık gördüğümü ve birazdan harekete geçme ihtimalimiz olduğunu söyledim. Birazdan epeyce uzaktan bir geminin geçtiğini farkettik ve onları arayıp veya mesaj atıp durumun ne olduğunu sormaya karar verdik. Birazdan telgraf operatörümüzle karşılaştım ve ona olanlardan haberdar olup olmadığını söyledim. Bana tek kelimeyle “Titanic” dedi. Uzaktan gölge şeklinde gözüken ve ışıkları bize doğru gelen geminin Titanic olmadığından emindim; çünkü Titanic’in o gemiden çok daha büyük olduğunu düşünüyordum. O gün gördüğüm gemi küçük veya orta boy buharlı bir gemiyi andırıyordu. Yanımdakilere “O karşıdaki gemi kesinlikle Titanic olamaz.” dedim. Birazdan gemi bize tahminen 4-5 mil mesafede durdu ve ışıklarını çok net olarak görebiliyorduk. Saat 11:30 civarında bu gemiye mors ışığıyla sinyal yolladık; ama hiçbir cevap alamadık. Sanki karşıdaki gemi yolladığımız mors ışığını görmemişti veya görmezden gelmişti. Saat 12’yi 10 gece bir defa daha mors ışığıyla sinyal yolladık. Sonra 12:30 ve 12:45’te şansımızı birere defa daha denedik. Elimizdeki mors lambası oldukça kuvvetliydi ve 10 mil kadar bir mesafeden belli olabiliyordu. Birazdan karşımızdaki gemi tamamen durdu. Onların etrafının buzlarla kaplı olduğunu az çok görebiliyorduk ve bu konuda dikkatli olmalarını istiyorduk. Saat 12:40 gibi memurlarıma o gemide herhangi bir hareketlenme olup olmadığını sordum; ama aldığım cevaba göre bizim varlığımızdan haberdar bile değillerdi. Ben de endişe edecek bir şey olmadığını düşündüm ve gidip yatmaya karar verdim. Saat 1’i çeyrek gece memurlardan biri bana ulaştı ve “İlerdeki gemiden gökyüzüne yardım fişeği atıldı.” dedi. Ben de “O gemiyi arayıp hangi gemi olduğunu ve derdi varsa derdinin ne olduğunu öğrenin.” diye emir verdim. Birazdan gemiyi aradık ama cevap gelmedi. Ben de uykuya daldım. Sabah 4 buçuk gibi odamın kapısı açıldı ve kapandı. Görevlilerimden biri benim uyuyup uyumadığımı görmek için gelmişti; ama o sesle uyanmıştım. Ayağa dikilip ne olduğunu sordum. Görevli benden korkmuş olacak, hiçbir şey söylemeden gözden kayboldu. Ben de yeniden uykuya daldım. Bildiğimiz kadarıyla Titanic bize 19 mil kadar uzaklıktaydı ve o mesafeden mors lambasını görmemiz imkansızdı. Zaten bu yüzden bu geminin Titanic olmadığından emindim. Yardım isteyen fişeklere gelince, o kadar yıldızlı bir gecede 19 mil mesafeden atılan fişekler çok rahat kayan yıldızlarla karıştırılabilirdi.”

İlginçtir ki o sırada Titanic’teki görevliler de aynı saatlerde kendilerine 5-10 mil mesafede bir gemi gördüklerini, bu gemiyle mors lambası yardımıyla haberleşmeye çalıştıklarını; ama karşı tarafın hiçbir sinyale cevap vermediğini söyleyeceklerdi. Yıldızlı gecede her iki taraf da karşıdakinin mors lambasını parlak bir yıldız veya yıldızın denize yansıması olarak görmüş olabilirdi. Birçokları Californian’ın kaptanının yalan söylediğini düşünüyordu ve hala bu görüşte olan çok sayıda insan var. Californian kaptanı belki buzlu denizde gece vakti yol alıp gemisini riske atmak istememişti, belki yorgunluğa yenik düşmüştü, belki de gerçekten Titanic’in kendisinden yardım istediğini anlayamamıştı. Bu olayın gerçek yüzünü belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

Bir teoriye göre Titanic ile Californian arasında üçüncü bir gemi vardı ve hem Titanic hem Californian bu üçüncü gemiyle haberleşmeye çalışıyordu. Bu teori hiçbir zaman kanıtlanamasa da görgü tanıklarının açıklamaları böyle bir şeyin olmasının imkansız olmadığını gösteriyor. Belki Californian’ın gördüğü 5-10 mil mesafedeki ufak-orta boy gemi buydu ve Titanic de aynı gemiyi görmüştü. Belki bu gemi bir süre sonra gözden kaybolmuştu ve Titanic’in “uzaktaki ışığı bulması için” gönderdiği kayıklar bu yüzden o ışığa hiçbir zaman ulaşamamıştı. Bu olay uzun yıllar esrarını korumaya devam edecek.

Hugh Woolner gemideki yolculardan biriydi ve sağ çıkan az sayıda şanslı erkekten biriydi. Şimdi mikrofonlarımız Bay Woolner’da: “O akşam sigara odasında oturmuş gemide tanıştığım birkaç kişiyle muhabbet ediyorduk. Hatırladığım kadarıyla masamızda İsveçli bir işadamı olan Bay Steffanson vardı. Masamızda kendisini Bay Smith ve Bay Kenneth olarak tanıtan iki kişi daha vardı. Kaza anında da buradaydık. En başta geminin hızla yavaşladığını hissettik ve birazdan güçlü bir gıcırtı sesi duyduk. Bu sesten sonra herkes oturduğu yerden kalktı ve bazı kişiler hızla odayı terk etti. Birazdan arka tarafta çarpan kapılar ve koşuşturma sesleri duyduk. Ben de ayağa kalktım ve etraftaki insanların konu hakkında görüşlerini dinledim. Şimdi ismini hatırlayamadığım bir beyefendi “Az önce bir buzdağının hemen dibinden geçtik.” dedi. O beyefendiyi ilk ve son görüşümdü ve kazadan kurtulup kurtulmadığını bilmiyorum. Birazdan sigara odasını terk edip Bayan Candee’yi aramaya başladım; çünkü kendisine karşı özel bir ilgim vardı. Birazdan kendisini buldum. Kendisine “Sanırım ufak bir kaza oldu; ama endişe edecek bir şey yok.” dedim. Birazdan güverteye çıkıp yan yana yürümeye başladık. 10 dakika kadar yürümüştük ki birazdan alt katlardan can yeleği giyen bir sürü insanın güverteye çıktığını gördük. Birazdan içeri geçip görevlilerden birine can yeleği giymenin bir emir olup olmadığını sordum. Sonra da kaptanın böyle bir emir verdiğini öğrendim. Önce Bayan Candee’ye sonra kendime can yeleği giydirdim. Bayan Candee bavulunu açıp burada cebine sığacak ve kendisi için önemli olan birkaç eşya aldı ve yeniden güverteye çıktık. Yanımda fazladan bir can yeleği vardı ve güverteye çıkarken gördüğüm ve can yeleği olmayan birine verdim. Güverteye çıkınca ilk hedefim Bayan Candee’yi kayıklardan birine bindirmek ve güvenli bir şekilde suya indiğini görmekti. Şanslıydık ki Bayan Candee ilk kayıkta kendine yer bulmuştu ve kayık sorunsuz bir şekilde denize inmişti.”

“Kaptan Smith insanların kayıklara yüklendiği yerde ayakta bekliyor ve olayı organize ediyordu. Kaptan mümkün olduğunca yolcuyu kurtarmak istiyordu ve çok çaba sarfediyordu. En başta bir çok kadın gemiden ayrılıp ufacık kayıklara binmek istemiyordu; çünkü gemi daha güvenli gibi gözüküyordu. Zaman geçtikçe insanlar kayığa binme konusunda daha rahat davranmaya başladılar. Kayıklar tamamen dolmadan suya indiriliyordu. Bayan Candee’yi kayığa bindirdikten sonra etrafa şöyle bir baktım ve yapabileceğim başka bir şey olup olmadığını düşünmeye başladım. Karşımda çok üzücü bir manzara vardı, kadınlar teker teker kayıklara yüklenirken kocalarıyla vedalaşıyordu ve birçoğu kocasını bir daha hiç göremeyecekti.”

“Bay Steffanson ile beraber bir çok kayığın yüklenmesine ve suya indirilmesine bizzat yardımcı olduk. Kayıkların yüklenmesi işi çok düzenli gidiyordu, sırada kimse kimsenin önüne geçmeye çalışmıyordu. Erkekler arka tarafta duruyordu ve kadın ve çocuklara yer açıyordu. Kayıklara binmek isteyen kadınlar çok rahat bir şekilde kayıklara binebiliyordu. Birazdan Bay Steffanson ile etrafı kolaçan etmek için güvertenin bir alt katına indik ve burada kaybolmuş halde 3 tane kadın bulduk. Bunları en üst kata çıkartıp kayıklara bindirdik. Kaptan Smith’ten başka Memur Murdoch da canla başla çalışıyor, insanların kayıklara güvenli bir şekilde binebilmesi için bir o yana bir bu yana koşuyordu. Etrafta görebildiğim Bayan Straus (yukarda bahsettiğim Macy’s’nin kurucusu) hariç tüm kadınlar kendilerine kayıklarda yer bulmuştu. Kayıkta kendilerine yer bulamayan hiçbir kadına rastlamamıştım. Bayan Straus ısrarla kocasından ayrılmamak için diretiyordu. En sonunda Bay Straus’a “Kayıklardan birinde fazladan boşluk var, isterseniz her ikinizi de kayığa bindirebiliriz.” dedik; ama Bay Straus “Diğer erkekler dururken kayığa neden ben bineyim ki?” diye itiraz etti. Bay ve Bayan Straus gemide beraber can verdiler.”

“Gemideki en son kayıklar indirilirken geminin sağ kanadında bir karışıklık çıktı. Bu kayık öndekilere göre daha doluydu ve içinde kadın, erkek ve çocuklar vardı. Birazdan çıkan kargaşadan sonra yukarı doğru doğrultulan bir silah gördüm. Bay Murdoch silahını havaya tutmuştu ve bu son kayığa binmek isteyen onlarca erkeğe geri çekilmelerini söylüyordu. İnsanlar artık gemide kalırlarsa hayatta kalma şansları olmadığını anlamışlardı ve kayıklara binmek istiyorlardı. Kayığa atlamaya çalışan bir sürü erkek vardı; ama sonradan alt sınıflardan gelip kendilerine yer bulamayan bir çok kadın vardı. Bu kadınların son kayıklara doldurulması için yer açılması gerekiyordu. Bu yüzden Bay Murdoch’a yardım etmek için o bölgeye doğru hareket ettik. Kadınlara yer açmak için bazı erkeklerin kollarından ve bacaklarından tutup kayıklardan çıkartmamız gerekti. Çok acı bir sahneydi. Birazdan kıyafetlerinden fakir olduğu anlaşılan ve İtalyan göçmenine benzeyen birkaç kadını kayıklara bindirdik ve kayığı suya indirdik. Bu kez İsveçli arkadaşıma “Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı, alt kata inip orada birilerinin olup olmadığına bakalım.” dedim. Güvertenin alt katı tamamen boşalmıştı ve burada tek bir kişi bile göremedik. Bu kattaki ışıklar yavaş yavaş gücünü kaybediyordu ve kat kızıl renge bürünmüştü. Güvertenin bu katında aşağı yukarı yürüdük, her yana baktık ama bir tane bile insan bulamadık. Güverte yavaş yavaş suyla doluyordu ve gemi belli bir açıda yatık duruyordu. Güvertenin bu katında yokuş yukarı çıksak da er ya da geç şu olduğumuz yere ulaşacaktı. Birazdan yeniden güvertenin en üst katına çıkmaya karar verdik.”

“Birazdan suya atlamak zorunda kalacaktık; çünkü gemi eninde sonunda batacaktı. Gemide kalmanın bir yararı yoktu. Tam o sırada gemideki en son kayık suya indiriliyordu ve bize 3-4 metre mesafedeydi. Kayık büyük ölçüde doluydu; ama birkaç kişilik boş yer olduğunu görmüştük. Bay Steffanson’a “Haydi şu kayığa atlamayı deneyelim.” dedim. Kayığa atladığımda göğsüm kayığın kenarına çarptı ve giydiğim can yeleğinin yaptığı yastık etkisiyle oradan sektim ve suya düşmek üzereyken kayığa son anda tutundum. Kayık suya indirilirken ayaklarımda suyu hissediyordum. Birazdan can havliyle kendimi kayığın içine attım. Bay Steffanson da kayığa çıkmama yardımcı oldu. Birazdan kayığın hemen yanında suda cebelleşen bir adam gördük ve onu da kayığa aldık. Kayığımızda biz dahil 6 yetişkin erkek ve 30 kadın-çocuk vardı. Kayığımızdaki kadınlardan birinin dirseği kırılmıştı. Birazdan kayığın kenarı geminin kenarına dokundu. Gemi hızla şu alıyordu ve geminin batış hızı giderek artıyordu. Titanic’in fazla ömrünün kalmadığı konusunda hiçbir şüphe yoktu. Kayıkta Titanic’in memurlarından hiçbiri yoktu; ama gemideki denizcilerden biri vardı. Dümeni bu kişi aldı ve ilerde diğer kayıklarla yan yana geldiğimizde oradaki memurlardan biri bölgedeki tüm kayıkların liderliğini üstlendi.”

“En başta hızlıca kürek çekerek Titanic’ten uzaklaşabildiğimiz kadar uzaklaşmaya çalıştık. Titanic tamamen battığında gemiye olan uzaklığımız 150 metreden azdı. Batış anında diğer kayıklara göre Titanic’e çok daha yakındık. Geminin batısına şahitlik ettim. Gemi batmadan önce 30 saniye kadar suyun üstünde düz durdu ve sonra aniden suyun altına doğru dalışa geçti (bu iki parçaya ayrılan geminin arka kısmıydı çünkü ilk kısmı hızlıca suya battıktan sonra arka kısım bir süre daha ayakta kalmıştı). Bundan sonra geminin bizi de suyun içine çekeceğini düşünüyorduk ama böyle bir şey olmadı (yukarda bahsettiğim suction olayı). Hiçbir patlama sesi duymadık; ama çok uzaktan gelen gök gürültüsüne benzeyen bir gürleme sesi duyduk. Daha sonra nereye gittiğimizi bilmeden sadece geminin battığı yerden uzaklaşacak şekilde kürek çekmeye başladık. Epeyce bir süre kürek çektikten sonra diğer kayıkların olduğu yere geldik. Gözlerimiz karanlığa alışana kadar etrafımızda fazla kayık görmesek de bir süre sonra gözlerimiz karanlığa alıştı ve etrafımızda çok sayıda kayık gördük. Kayığımızda bir gaz lambası bulmuştuk; ama içinde hiç gaz kalmamıştı, yani lamba kullanışsızdı. Birazdan bir çok kayık iplerle birbirine bağlandı. Bu sırada kimse geri dönüp Titanic’ten sağ kalanları almak için herhangi bir çaba sarfetmedi. Birazdan kürek çekmeyi tamamen bıraktık ve denizde öylece bekleyip güneşin doğmasına kadar bir şey yapmadık. Sonra Carpathia gelip bizi kurtardı.”

“Gece boyunca hiçbir ışık veya hiçbir geminin yakınlarda olduğuna dair bir işaret görmedik. Çok uzaklardan bir fişek gördük ve Carpathia gemisi de saatler sonra bu fişeğin geldiği yönden geldi; ama bu fişeği kimin attığını bilmiyorduk. Sabah güneş doğunca Carpathia gemisi bize gelmeden önce başka bir olay oldu. Kayıklardan biri yanımıza yanaştı ve bu kayığın lideri kayığındaki 5-6 kişiyi bizim kayığa geçirdi ve Titanic’in battığı yere yöneldi. Bu kayık olay yerinde sağ kalanlar varsa onları toplayacaktı. Bu 5-6 kişi kayığımıza binince kayığımızda hafif bir çöküntü oldu ve suya biraz daha battık. Bu bahsettiğim kayık Bay Lowe’nin kayığıydı ve çevredeki her kayığa 5-6 yolcu verip onlardan iyi kürek çeken birer kişi aldıktan sonra Titanic’in battığı yere yöneldi. Gündüz gözüyle bir çok buzdağını çıplak gözle görebiliyorduk; ama bize en yakın olanı birkaç mil ötedeydi. Güneş ışığı bu buzdağlarına çeşitli açılardan vuruyordu ve bulunduğumuz yerden bazıları beyaz, bazıları mavi, bazıları da gri gözüküyordu. Tahminimce içlerinden bir tanesi Titanic’ten bile büyüktü. Diğerleri de çeşitli boyutlardaydı.”

Yolcular arasında bir tanesi vardı ki canını zar zor kurtarmıştı. Amerikan ordusunun emekli albaylarından olan ve hobi olarak tarihle ilgilenen Archibald Gracie’nin hikayesi Titanic deyince akla gelen ilk hikayelerdendir. Bay Gracie’nin hikayesi kazadan sonra sadece insanların nasıl kurtulduğuna değil, nasıl öldüğüne de ışık tutmaktaydı. Şimdi mikrofonlarımız Bay Gracie’de: “O gece saat 12 civarı uyandığımda geminin durmakta olduğunu farkettim. Normalde geminin makinesi çalışırken çok dikkatli dinleyince bunun sesini duymak mümkündü; ama ortalıkta hiç makine sesi yoktu. Daha önceden geminin ne kadar sessiz çalıştığına dair sohbet ediyorduk ve bu her zaman benim ilgimi çekiyordu; çünkü neredeyse bir şehir büyüklüğünde bir kütle okyanusta yol alıyordu ve biz odalarımızda sanki hiçbir şey yokmuş gibi oturuyorduk. Neyse, o gece uykulu bir halde olmama rağmen birşeylerin ters gittiğini anlamıştım ve odamın kapısından dışarı doğru kafamı uzattığımda kimseyi göremedim. Ortalıkta en ufak bir ses veya telaş havası yoktu. Bu bana garip gelmişti, üstüme birşeyler giyip güverteye çıkma kararı aldım. Birazdan güvertenin en üstten ikinci katındaydım ve insanların kümelenip heyecanlı heyecanlı konuştuğunu gördüm. Herkes geminin yanlarını inceleyip az önce duydukları sesin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Birazdan güvertede bir adam belirdi ve adamın iki avucu buzla doluydu. Adam geminin bir buzdağını sıyırıp geçtiğini söyledi ve meraklanan insanlar buz parçasına dokunmak için sabırsızlanıyordu.”

“Geminin yan yatıp yatmadığını merak ettiğim için güverteyi biraz inceledim; ama en ufak bir yana yatma kestirememiştim. Birazdan arkadaşım Clint Smith ile bir araya geldik ve odaların olduğu yere gittik. Bu anda gemide hafif bir yatıklık fark ediliyordu; ama insanları paniğe sevk etmek istemediğim için bu konuda ağzımı açmadım. Bunu Clint de fark etmişti ve bana “ne olursa olsun birbirimizden ayrılmayacağımız” konusunda söz verdik. Hemen odama dönüp hızla 3 tane bavul hazırladım. Birazdan bizi kurtarmaya başka bir gemi gelirse eşyalarımı bir an önce alabilmeyi istiyordum. Güverteye yeniden çıktığımda yukarda Bay Ismay’ı gördüm. kendisinin yüzünde en ufak bir korku veya endişe görmeyince durumun o kadar da ciddi olmadığını düşündüm. Etrafa baktığımda ben hariç herkesin bir can yeleği olduğunu gördüm. Birazdan itirazlarıma rağmen bana da bir can yeleği bulup giydirdiler. Güvertenin en üst katında kadınlar kümeleşmişti ve çoğu endişeliydi. Onları sakinleştirmek için korkacak bir şey olmadığını söyledim. Sonra onlara uzaklarda gördüğüm güçlü bir ışığı gösterdim ve “Şu karşıdaki gemi bizi kurtarmaya gelecektir.” dedim.”

“O gece gökyüzünde çok fazla yıldız vardı ve bu yıldızlar normalden daha parlaktı. Bu yüzden uzaklarda gördüğümüz ışığın yıldız olduğunu düşünenler vardı; ama ben onun başka bir gemiye ait olduğuna emindim. Tahminimce bu gemi bize 5-6 mil uzaklıkta olmalıydı. Aradan bir saat geçtikten sonra insanların önemli bir kısmı kayıklara bindirilmişti. Birazdan geminin 6. kaptanı Moody yanımıza gelip yerde hayali bir çizgi çekti ve “Bu çizgiyi hiçbir erkek geçmeyecek!” dedi. Kayıklara sadece kadınları almak istiyorlardı ve çoğu erkeğin bununla bir problemi yoktu. Birazdan yanımızdan Bay ve Bayan Straus geçti ve kendi aralarındaki konuşmaları duyulabiliyordu. Konuşmada gemide kalıp beraberce ölecekleri konusu geçiyordu. Bayan Straus kocası olmadan kayığa binmek istemiyordu, Bay Straus da onca erkek içinde kendisine ayrıcalık yapılmasını gururuna yediremiyordu. Sonunda ikisi de gemide kaldı. Birazdan geminin sigara odasında 4 tane beyefendi gördüm ve üçünü hemen dördüncüyü biraz sonra tanıdım. Gemide ne olup bittiğinden bağımsız olarak kendi aralarında muhabbet ediyorlardı ve bir plan tasarlıyorlardı (ek bilgi: gemi battıktan sonra 4 kişiden kurtulan olmadı). Birazdan arkadaşım Bay Smith’le buluşup güvertenin sol tarafına çıkıp kayıklara kadınların yüklenmesine yardımcı olduk. Kayıklara kürek çekiciler dışında hiçbir erkek alınmayacaktı. Biz sol taraftaki son kayığı yüklerken gemi sol tarafına doğru keskin bir şekilde yatmaya başladı. Bunun üzerine bir emir verildi ve buradaki herkes geminin sağ tarafına geçti. Birazdan sol tarafa geri dönüp orada kalanların olmadığına baktığımızda kaybolmuş 3 tane kadın gördük ve bunları sağ tarafa getirip kayıklara bindirdik. Birazdan bir el silah sesi duyuldu ve bunun Bay Lightoller tarafından ateşlendiği söylendi.”

“Tam olarak kaç dakika olduğunu hatırlamıyorum; ama kısa bir süre sonra geminin güvertesi suyla dolmaya başladı. O zamana kadar sürekli koşuşturuyor ve insanlara yardım ediyorduk ve tüm bu telaşede geminin batmakta olduğunu pek farketmemiştim; ama yavaş yavaş acı gerçekle yüzleşme vakti gelmişti. Arkadaşım Smith’le beraber hızla geminin kıç bölgesine doğru koşmaya başladık ve pek kurtulma şansımız olmadığının bilincindeydik. O sırada kayıkların tamamı kadınlarla yüklenmişti ve bize gemide başka kadın kalmadığı söylenmişti; ama birazdan alt kattan bir sürü kadın ve erkeğin güverteye hücum ettiğini gördük. (Alt sınıf bilet alan bir sürü insanın güverteye çıkma şansı olmamıştı ve bu insanların çoğu kayıklara binememişti). Güvertenin suyla dolan kısmından henüz kuru olan kısmına atlamaya çalıştık ama başarısız olduk. Tam o sırada gemi biraz daha suyun içine gömüldü ve bundan dolayı ölüsan büyükçe bir dalga güverteyi tamamen silip süpürdü. Etraftaki herkes bir yerlere savrulmuştu ve çoğu insan tutunabildiği herşeye tutunmaya çalışıyordu. Ben de demir bir korkuluğa tüm gücümle yapışmıştım. Dalganın etkisi geçince kafamı sağa ve sola çevirip Bay Smith’i aramaya başladım; ama hiçbir yerde gözükmüyordu. Dalgadan önce etrafımda gördüğüm yüzlerce insandan neredeyse eser kalmamıştı ve etrafta tek tük insan kalmıştı. O sırada suya indirilmeye çalışılan kayıklardan biri de ters dönmüştü. Bundan hemen önce biri bu kayığı suya indirebilmek için bıçak istiyordu; ama bıçaklar gelmeden dalga çarpmıştı.”

“Birazdan gemi tamamen battığında ben de gemiyle beraber battım. Tüm gücümle sarıldığım demir parmaklıkları son anda bırakmayı akıl edebilmiştim ve gemiden ayrılmıştım. En başta şu sıcaktı; çünkü hemen yanımda geminin makinalarında kullanılan sıcak şu ve buhar vardı. Yukarı doğru hızla yüzmeye başladım. Gittikçe suyun yüzeyine doğru yüzüyordum; ama bir türlü yüzeye ulaşamıyordum. Nefesimi bir süredir tutuyordum ve su da giderek soğuyordu. birazdan nefesimi tutmayı bırakıp artık kendimi Tanrı’ya teslim etmenin zamanı geldiğini anladım. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Kafamı şöyle bir kaldırdığımda kafamın üzerinde devasa ışık hüzmeleri gördüm. Her tarafım ışıkla kaplıydı. bundan cesaret aldım ve son bir güçle yukarı doğru kulaç attım ve birkaç saniye sonra kendimi denizin yüzeyinde buldum. Az önce gördüğüm ışık gökyüzündeki milyonlarca yıldızın denizin yüzeyindeki yansımasıydı. Kafamı kaldırdığımda gözlerim Titanic’i aradı; ama gemi çoktan gözden kaybolmuştu. Etrafımda bir sürü dönmüş insan vücudu vardı ve gemiden kopan ahşap parçalar suyun yüzeyinde etrafa savrulmuştu. Hayatta kalanlar tutunabildikleri herşeye tutunmaya çalışıyordu. Bu arada şunu da ekleyeyim, gemi batarken beni de denizin dibine çekmesinden endişe ediyordum; ama böyle bir şeyle karşılaşmadım.”

“Kafam bir an önce kurtulmayla o kadar meşguldü ki denizin soğukluğunu hissetmemiştim bile. Birazdan büyükçe bir tahta parçası gördüm ve üzerine çıktım. Biraz sakinleşmiştim ve artık denizin ne kadar soğuk olduğunu sonuna kadar hissedebiliyordum. Etrafımda bir çok insan çığlık çığlığaydı, boğulan ve donan insanlar her yanımı sarmıştı. Hem ses hem görüntü olarak korkunç bir manzaraydı. Etrafımızdaki deniz çok sakindi ve en ufak bir dalga veya sarsıntı yoktu. Birazdan etrafı incelediğimde bir sürü tahta parçası olduğunu gördüm. Biraz ileride büyükçe bir sandık vardı ve beni taşıyabilecek gibiydi. Önce bu sandığa atladım ve daha sonra ters dönmüş bir kayık gördüm ve onun yanına geldim. bu kayık az önce bahsettiğim büyük dalga ile gemiden savrulan kayıktı. Etrafta hala canlı olan ve bu kayığa çıkmak isteyenlere elimi uzattım ve yardımcı oldum. Bay Lightoller ile birlikte toplam 15 kadar kişi bu kayığa çıkıp canımızı kurtarmıştık. Etraftaki inleme, çığlık ve boğulma sesleri giderek azalıyordu; çünkü insanlar sürekli ölüyordu. Kayık hala ters halde duruyordu ve birazdan kayığa çıkmak isteyenleri alırsak hepimizin düşeceğini anladık ve yanımıza gelmeye çalışanları yanımıza almadık. Ne yazık ki orada bir çok insan can verdi ama yapacak bir şey yoktu.”

Bay Gracie bu kazadan sağ kurtulmuştu; ama travmasından bir türlü kurtulamamıştı. Kazadan yaklaşık 6 ay sonra kendisi vefat edecekti.

Gemiden sağ çıkan herkesin kendine ait bir hikayesi vardı. Olaydan sonra sağ çıkan bir sürü insan senatoda ve mahkemede ifade verdi, bir çok insan gazetelere hikayesini anlattı ve bir çok insan kitap yazdı. Şüphesiz Titanic denizin soğuk sularına gömülürken yanında bir çok esrar ve sırrı da götürdü. Yüzyıl sonra gemiden geriye bir tek hikayeler ve anılar kaldı.

 

Not: Yazı Ekşi Sözlük yazarı diesel1907’ye aittir ve kendisinin bilgisi dahilinde kullanılmıştır.

SON YAZILAR
İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.