Zaman zaman koğuşun penceresinin önündeki parmaklıklara bakınca nedendir aklıma tarihi camilerin camları önündeki parmaklıklar geliyor. Yattığım ranzadan, beş altı adım uzaklıktan  bu mavi parmaklıklar şekliyle onları çağrıştırıyor bana. O an kendimi bir hapishaneye kapatılmış değil de, sanki bir camide kapalı kalmış gibi hissediyorum.

İnananlar için hapishane, Medrese-i Yusufiye’dir. Belki de bu bilinçaltı çekiyor beni bu çağrışıma. Böyle olunca zaman mekan ve koşullar bir bakıma, bir inziva hali olarak tecelli ediyor.

Yoksa bütün bunlar, bilinci yanılsamanın çekimine bırakan insanın psikolojisinin bir şeyleri  yolunda tutma çabası mı?

İnsanın yaşadığı dış zamana karşılık bir de kendi bünyesinde yaşadığı bir “iç zamanı” var. Dış zamanın gelgeç görüntülerinin aksine iç zamanda büyütülen yaşantı, bazen müşfik bazen mudrib (darbedici) tecelli ve dokunuşlarıyla bizden bir “ben” yontar. O halde esas olan iç zamanımızdır, iç zamanımızda şuurumuzu pişiren doğuşlar, duyuş ve düşüncelerimiz.

Buraya getireli bir aydan fazla oldu. Bu süre zarfında Babanzade Ahmed Naim Bey’in Felsefe Dersleri’ni, Safahat’i ve Suç ve Ceza’yı okudum.  Ahmed Naim’in Felsefe Dersleri hariç diğer iki eser benim için bir “yeniden okuma” deneyimi oldu. İlk gençliğin hamlığıyla pek de iyi olmayan bir baskısından okuyup geçtiğim, bende kabuk bir idrakten öteye geçememiş olan Suç ve Ceza’yı bu kez elimden bırakamadım. “Dostoyevski’yi okumak bilmediğimiz büyük bir şehrin içine ya da bir savaşın gölgesine girmek gibidir” demiş Borges. Eksiği var fazlası yok.  Dostoyevski  “sıradan insan kadar korkunç bir yaratık yoktur” der. Murat Belge’nin de tespitiyle bu romanın belki en mühim cephelerinden biri de bu:  Sıradanlığa karşı çıkmak.

 Karşı çıkışın, itiraz etmenini sürü dışında kalmanın cılızlaştığı, muhalefetin ancak mizahileşerek var kalabildiği, cihana sığışmak ruhuyla “insan”ın bertaraf edilip tanımlama ve şablonlara sıkıştırıldığı bir ortamda; sancının  yadsımanın ve acınmanın çizgisinde devinen Raskolnikov’un öyküsü “yeniden yaralanmak” için iyi ve zengin bir imkandır. Varlığını ve yaşadığını duyumsamanın imkanı.

Günn ışıyor yavaş yavaş. Yarı uzanık bir vaziyette yerleştiğim ranzada Safahat’ı karıştırıyorum tekrar. Altını çizdiğim mısralara bakıyorum. yaygın bir klişeye göre, Kuran’ı Kerim Türkiye’de neredeyse her evde bulunan fakat okunmayan kitaplar listesinin başında yer alır. Bu klişeleşmiş hükmün geçerli olup olmadığını Türkiye’de müslümanlık iddiasını taşıyanların, kelam-ı ilahiyi ciddiye alma düzeylerinden, yaşantılarından ve tutum alışkanlıklarından kestirmek zor olmasa gerek.

Öyle sanıyorum ki, Safahat da, Kuran’ı Kerim gibi söz konusu “çoğu evde mevcut olan fakat kapağına el sürülmeyen kitaplar” içinde üst sıralardaki yerini alır. Çünkü o da ilhamını büyük kısmıyla Kuran’dan almaktadır.

İnsanımız, bir şeyi açlığını çekecek kerteye ihtiyaç hissetmedikçe, o şey için kımıldamaya meyyal değildir. Ne var ki insanımız kıstırılmış bir hayatı yaşamaktadır. Maddi gereksinimlerini (yeme-içme, barınma vb.) kolaylıkla tatmine ulaştıracak insani koşullardan mahrumdur ve bir türlü dinmeyen bir yoksullukla bocalamaktadır. Bu bocalamada zihinsel ve ruhsal açlığını duymasına bir türlü sıra gelmez. Zihnin ve ruhun gereksinimleri ve onlara gösterilmesi gereken özen, midenin açlığının ve sırf mide için cehd etmenin önüne geçme olanağı bulamaz.

“İnsan ki onun ruh ile insanlığı kaim,

Daim oluyor cisminin amaline hadim”

Mevcut ve yaygın olup da okunmayan bunca kitabın, okunmayışının temel nedenlerinden biri bu durum.

Safahat için bir başka neden Mehmed Akif gibi bir şaire sahip olmanın imtiyazından gelen bir rehavet olmalı. Bu rehavete ilave, kulaktan dolma bir hamasetle yetinmek bir dev örneğin konuşmalarda, sohbetlerde muhatabı etkilemek ve ikna etmek için Safahat’ten ezberlemiş bir iki beyit kafidir. “Ne demiş Mehmed Akif…”, “Akif ne güzel söylemiş..”, “Merhum Akif’in dediği gibi..” geçişlerle atılıverirler söze. aslında Mehmet Akif’in söylediklerinden çok, seçilen beyitlerin konuşmacının kendi söylediklerini ne ölçüde tahkim ettiği önemlidir.

 Tersi bir bakış açısı ve ideolojik tutuma göre bu çağ dışıdır. Safahat, merduttur. bu yüzden okunmaz.

Oysa tarafgirlikle veya yadsıyarak, ideolojik bir açıdan Safahat’i alımlamaya kalkmak körelmiş bir okumaya çıkar. Böyle bir okuma girişmöi olsa olsa Mehmed Akif’in tasarı ve ideallerini kötürüm eder.

Bana kalırsa, Mehmed Akif bütün orijinalliğini ideolojisizliğinden alır. Çünkü o şiirlerinde işlediği bütün meseleleri fıtrata, Kitab’a, İslam ve onun en olgun temsilini bulduğu karaktere atıf yaparak şerh eder. imkansızın ortasında mümküne vurgu yapar. insan ve toplum bir metamorfoza uğramıştır. Yozlaşmaya, çökmeye, çürümeye, durmadan yitirmeye matuf bir metamorfoza. şair, hak, özgürlük, ümit, azim, çalışma, gayret, alın teri, birbirini samimi sevme, Allah sevgisi, merhamet, adalet ve bunlara benzer daha nice temalarıyla sorunlara ideolojisiz bir çare sunar. Hiçbir insani haslet O’nda bir ideolojiyi geçerli kılmak için söz konusu edilmez. O, insanlığın ve Allaha imanın aydınlığını çoğaltmak ister.

“Zimamın hangi ellerdeyse artık onlarınsın sen

Behimi bir tahammül, varlığından hisse istersen

Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki adalettir

Ölüm dünyada mahkumine en son bir saadettir

Desen bin kere “insanım!” kanan kim! Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masum oldukça insansın.

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün say ister.

Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.”

Evet, insan olmanın hakikati hürriyetten geçer. Hürriyet sa’y ve gayret ister, marifetle ter dökmek icab eder. Aksi takdirde hayvanlara yaraşırcasına boyunduruk altında dilsiz bir tahammülle zillete razı bir sürünmeyi ve sürüklenmeyi  kanıksamakla insaniyet buharlaşır, kaybolur.

07/08/2020 Tekirdağ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.