Ordu – Siyaset konusuna Türkiye’deki “siyaset” kavramından yola çıkacak olursak; Türkiye’de “siyaset” kavramı hiçbir zaman gerçek ya da tam anlamıyla kullanılmamıştır. Her zaman anlamı dışında kullanılmış ya da anlamı dışında anlaşılmıştır. Hatta çoğu zaman propaganda, partizanlıkla gibi kavramlarla eş anlamlı olarak kullanılmaktadır fakat “siyaset” kavramı bu kadar basit bir anlama indirgenemez. Siyaset, zaten bir ülkeyle ilgili her konuyu kapsamaktadır. Herhangi bir konu, bu sanat da olabilir spor da olabilir, hepsi siyasetle ilişkilidir. Özellikle de Türkiye’de. Dolayısıyla tüm askeri konular da doğaları itibariyle siyasetin içindedir. Örnek verecek olursak; ülkedeki sivil otorite sınır ötesi operasyon emri verse, bu emirden sonra komutanların vereceği her karar siyasi olacaktır. Mesela; “sivillere dokunmayın” emri siyasi olacaktır ya da “A isimli köyü boşaltın” emri siyasi olacaktır. Dünyanın her yerinde ordunun siyasette yeri zaten vardır siyasetten bağımsız bir ordunun olması mümkün değildir fakat ordunun siyasette yeri olmasıyla ordunun siyaseti yönlendirmesi aynı kefeye konulmamalıdır.

Ordunun ülkedeki siyaseti etkileme şeklinden bahsederken genellikle “askeri darbe” kavramını kullanmayı tercih edeceğim için öncelikle bu kavramın tanımını yapmakta fayda var. Askeri darbe, bir ülkede silahlı kuvvetler mensuplarının silah zoru ile ülke yönetimine el koymasıdır. [1] Askeri müdahale kavramı da kullanılabilirdi fakat Türkiye tarihinde yapılan müdahalelere bakacak olursak, bu kavram askeri darbe kavramının biraz daha kibar ve yumuşatılmış kalır.

Darbeciler genellikle ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirerek, lideri devirir; radyo, televizyon gibi iletişim kanallarını işgal ederek hükümet daireleri üzerinde otorite kurar; elektrik santralleri gibi temel altyapı tesislerini kontrol altına alır.[2] Yani darbeyi yapmadan önce iktidarın zaten kendilerine karşı koyamayacağının farkındadırlar ve ellerine ilk fırsat geçer geçmez de iktidarı ele geçirirler. Yapılan darbeler ülkeyi demokratikleşme yolunda ne kadar çok geriye itse de maalesef Türkiye tarihinde darbeler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Hatta her 10 yılda bir alışkanlık haline gelmiştir bile denilebilir.

Türkiye’de özellikle 27 Mayıs 1960 yılındaki askeri darbeden sonraki süreçte siyaset, ekonomi ve hukuk alanlarında etkisi giderek artan kurumların en önemlilerinden biri Milli Güvenlik Kurulu’dur. MGK yıllarca hem rutin aralıklarla yaptığı olağan toplantılarla siyaseti yönlendirmiş ve hem de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi olarak adlandırılan bir metinle bu alandaki etki ve belirleyiciliğini devamlı hale getirmiştir. [3]

Yaklaşık on yıldır halkın seçimi ile hükümet eden DP iktidarı, kendisini hiç içine sindirememiş ordu tarafından, 27 Mayıs 1960’ta Türk siyasi tarihinin en önemli hadiselerinden biriyle ve alışkanlık yapacak olan bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Bu tarihten itibaren Türk demokrasisinin almış olduğu yara henüz iyileştirilmemiştir.[4] Türkiye günümüzde hala demokratikleşme yolunda yeteri kadar ilerleme kaydedememiştir. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de ülkede alışkanlık haline gelmiş darbelerdir. Sandık yoluyla iktidarları değiştiren halk seçtiği kadroların silah gücüyle iktidardan alaşağı edilmesinin önüne geçememekte hatta meşru iktidarları devirenlere destek verebilmektedir. Türk halkının demokrasiyi ilkesel düzeyde benimseme ve buna uygun davranma konusunda yüksek başarı gösterdiği ve güzel örnekler verip vermediği hep tartışma konusu olmaktadır.[5]

Ordu genelde darbe sonrasında kurulacak hükümetin şekli sorunuyla karşı karşıya kalır. Latin Amerika‘da darbeden sonra değişik rütbede askerlerden oluşan cunta yönetimi oldukça yaygındır. Afrika‘da ve Türkiye‘de ise cunta ile birlikte çalışacak devrimci bir meclis oluşturma ve bu meclis üyelerinin de cunta tarafından seçilmesi yöntemi yaygın olarak kullanılır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yönetimi ele geçiren cuntalar olan Milli Birlik Komitesi ya da Milli Güvenlik Kurulu, ülkeyi mutlak biçimde yönetmiştir. Aynı zamanda Kurucu Meclis ya da Danışma Meclisi adıyla cunta tarafından seçilen sivil temsilcilerin olduğu ancak MBK ya da MGK karşısında bir hayli zayıf bir de meclis oluşturulmuştur.[6] Bu zayıflıktan dolayı da meclisin oluşturulmasının herhangi bir anlamı olmamıştır. Sonuçta zayıf olmasa bile zaten cunta tarafından seçilmişlerdir.

Türkiye’de şu anki iktidarın cephesinde topluma kabul ettirilmeye çalışılan temel tezlerden ve ‘bir büyük mücadele’ anlatılarından biri bu iktidarın vesayete son verdiği ve toplumun önünü açtığıdır. Gerek Türkiye’deki darbe süreçlerine bakıldığında gerekse ordunun ülke sorunları konusundaki pozisyon alışı çözümlendiğinde aslında ordunun süregelen vesayetin parçalarından biri olmasının ötesinde bir aygıt olmadığı görülecektir. Kimilerinin ‘laik düzenin koruyucusu’ olarak tanımladığı ordu, aslında bu tanımla kendisine ciddi bir alan açıyor diğer yandan da meşruiyet kazanıyordu.[7] Türkiye’deki bu darbe alışkanlığının en büyük nedeni olarak ülkenin kuruluşundan da eskiye dayanan vesayet sistemini göstermek yanlış olmaz.

Askerî darbeler ve demokratik siyasi sürece karşı gerçekleştirilen müdahaleler, Türkiye’nin siyasal, sosyal ve ekonomik gelişmesine büyük zararlar vermiştir. Demokrasimizin gelişip yerleşememesinin, güç ve derinlik kazanamamasının en önemli sebebi bu darbe ve müdahalelerle yerleşen vesayet rejimidir. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri toplumsal çoğulculuğu kucaklayan, geniş bir meşruiyet zemininden yoksun 12 Eylül Anayasası’dır. 1987’den günümüze birçok değişiklik geçirmesine rağmen bu anayasa hâlâ yasakçı bir düzeni sürdürmektedir. Doç. Dr. Tanel Demirel’e göre; “Temel problemlerden biri, siyasî ve sivil güçlerin ‘sadece kendilerine demokrat’ olma eğiliminden kurtulmakta zorlanmalarıdır. TSK, farklı sivil grupların birbirine karşı duyduğu kaygı üzerinden meşruiyet kazanmıştır. TSK gerek bir iktidara direkt el koyduğunda ve gerekse perde arkasından siyasete etki etmeye çalıştığında, kendisine bir meşruiyet temeli inşa etmesinin gerekli olduğunun bilincinde. Her darbe sivil kesimlerin açık veya gizli onayıyla geçekleşmiştir. İzzettin Doğan, “Alevilerin sorununu ancak MGK çözebilir.” diyor. Prof. Celal Şengör askerden telefon geldiğinde ayağa kalkıp düğmesini iliklediğini söylüyor. İstanbul Üniversitesi Kenan Evren’e fahrî hukuk doktoru unvanı veriyor. CHP’nin de orduyla genetik bir bağı var. Cumhuriyet’i kuran irade askerî elitlerse onun sivil kanadını CHP temsil ediyor. Bu parti zaten halka ‘terbiye-i siyasiye’ amacıyla kurulmuş bir devlet partisidir.”[8]

Vesayet daha çok idari bir kavramsallaştırma olsa da aslında bütünsel bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Türkiye’de vesayete ilişkin ekonomi-politik ve emperyal bir çözümleme yapılmadığı için AKP ile yaratılan bu restorasyon bir çeşit kırılma ve kopma olarak tanımlandı. Oysa ana akım politika ve süreçlere bakıldığında Türkiye’nin NATO eksenindeki konumu ile emperyal-kapitalist sistem içinde kendisinde verilen rollerde bir değişim yaşanmamıştır. AKP’nin de böyle bir derdi ve niyeti olmadığı gibi temel derdi, egemenlerin rolünü en iyi kendisinin yerine getirdiğini sürekli bir biçimde ispat etmektir. Bir vesayetin sürüp sürmediğini anlamak için uygulanan politikalara bakmak gerekmektedir. Türkiye ne ekonomi de, ne siyasette, ne dış politikada yeni bir hattın içine girmemiştir. Sadece söylemsel ve aktörsel bir yenilenme yaşanmıştır. Egemenlerin ekonomide, siyasette ve dış politikada belirlediği sınırlara sürekli bir biçimde riayet edilmiştir. İçeride alabildiğine özelleştirme, talan, yağma, taşeronlaştırma, sigortasız, sendikasız, güvencesiz çalıştırma, işsizlik, yoksulluk, yoksunluk yaşanırken; dışarıda da egemenlerin sübvanse ettiği politikalardan en ufak bir uzaklaşma yaşanmamaktadır. Dış politikada emperyal güçlerin biçimlendirdiği Orta Doğu’da taşeron olma çabası can havliyle sürdürülürken vesayet rejiminde bir değişimden söz edilemez. Vesayetin sürüp sürmediğini anlamanın bir diğer göstergesi ise Gramsciyen anlamda tanımlayacak olursak dönemin organik aydınlarının tavrıdır. Bu aydın tipolojisi aslında egemen vesayet düzeninin tarafıdır. Söz konusu aydınlar daha önce DP’den ANAP ve DYP’ye kadar bütün sağ parti ve yapıları desteklemişse ve bugün de AKP’ye aynı candan desteği veriyorsa vesayet bitmemiştir, yenilenmiştir ve devam etmektedir demektir. [9] Türkiye’deki bu vesayet sistemi yok edilemedikçe demokratik ya da politik anlamda pek de ilerlemenin mümkün olmadığını söyleyebiliriz.

Türkiye siyasetinde, Osmanlı’nın son döneminden bu yana iktidar olmak ve muktedir olmak ayırdı mevcuttur. Ülkenin mevcut politik sistemindeki cari usullerle iktidara gelmiş olmak iktidar enstrümanlarını kullanmak için yeterli olmaya gelmiştir. Bir devamlılığın ifadesi olan Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti spektrumunda 1900’lü yılların başındaki siyaseti de günümüz siyasetini de açıklama kabiliyetine sahip anahtar kavram ise vesayettir. Vesayet esasen yönetim bilimlerinde kullanılan bir kavramdır. Merkezi idarenin yönetimin birliğini ilkesine dayanarak, yerel yönetim organlarının etkinliklerini denetlemesini ifade eder. Kavram siyaset bilimi tevil edildiğinde ise yönetme meşruiyetine sahip olmadan, cari usullerle iktidara gelmeden iktidar araçlarını kullanmak ve siyaseti dizayn etme gücünü elinde bulundurmak anlamı ortaya çıkmaktadır. Türkiye özelinde vesayetin temel bileşenleri olarak devletçilik, laiklik ve milliyetçilik gösterilebilir. Günümüz siyaset atmosferinde Eski Türkiye-Yeni Türkiye ayrımını yapmak üzere de kullanılabilecek bu kavram seti son tahlilde vesayetçi olup olmamak anlamına da gelir.[10] Türkiye tarihinde yapılan darbeleri anlatmaya başlamadan önce bu darbelerin temel nedenlerinden biri olan “vesayet sistemi” kavramının ortaya çıkışını anlatmakta fayda vardır.

                                                                                                                                                                       Süleyman UZ

[1]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Askerî_darbe, Erişim: 23.11.2014

[2]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Askerî_darbe, Erişim: 23.11.2014

[3]  http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/askeri-vesayetten-demokrasiye/2387, Erişim: 25.11.2014

[4] Davut Dursun, Demokratikleşemeyen Türkiye, İşaret Yayınları, İstanbul 1999, s.63

[5]  Davut Dursun, 27 Mayıs Darbesi, Şehir Yayınları, İstanbul 2001, s.12

[6]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Askerî_darbe, Erişim: 23.11.2014

[7]  http://www.radikal.com.tr/yorum/turkiyenin_gercek_vesayet_rejimi_ve_solun_yaklasimi-1135500, Erişim: 25.11.2014

[8]  http://www.nasname.com/a/demokrasinin-gelismemesinin-en-onemli-sebebi-vesayet-rejimi, Erişim: 25.11.2014

[9]  http://www.radikal.com.tr/yorum/turkiyenin_gercek_vesayet_rejimi_ve_solun_yaklasimi-1135500, Erişim: 25.11.2014

[10]  http://www.magrib.org/turkiyede-siyaset-ve-vesayet/, Erişim: 25.11.2014

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.