Tarihin ilk dönemlerinden beri insanların bireysel ya da toplu olarak yer değiştirmesi kaçınılmaz bir olgu olmuştur. Bu olgunun dünya küreselleştikçe daha yüksek boyutlara ulaştığı ve küreselleşmenin getirdiği olumsuzluklardan kurtuluş yolunun başka bir ülkeye göç etmek olarak düşünüldüğü şeklinde gerçekleştiği söylenebilir. Göç, dünya küreselleştikçe yüksek boyutlara ulaşmıştır ve bireyler ve gruplar, kendi ülkelerindeki siyasi ve ekonomik konjonktürün getirdiği olumsuzluklardan kurtuluş yolunun başka bir ülkeye göç etmek olduğunu düşünerek bu göçü gerçekleştirmişlerdir. Bugün küreselleşmenin dünya düzeninde yarattığı değişikliklerle birlikte göç olgusunu belirli coğrafyalara ve deneyimlere sınırlandırmak, bu olguyu tam anlamıyla kavrayabilmemizi engeller. Göç, küresel bir olgu olduğu kadar, içinde bulunduğu ortam ve koşullarla şekillenen, dolayısıyla farklılaşan bir deneyim sürecidir. Göç bize dünyanın âdeta, Kanadalı ünlü iletişim bilimci Mcluhan’ın da dediği gibi, “küçük bir köy” hâline geldiğini gösteren en önemli olgulardan biridir. Bu küçük köy içerisinde göçmenlerle taşınan çeşitli kültürlerin nasıl yeşereceği ve korunacağı ise maalesef tek tek ülkelerin kendi inisiyatiflerine, çok kültürlülüğüne ve dolayısıyla da çeşitliliğe nasıl baktıklarıyla doğru orantılıdır. Göç, küreselleşmeden çok daha önce insanlığın var olduğu her dönemde yaşanmıştır. Daha sonra da göç, küreselleşmenin temel dinamiklerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır. Ulaşım araçlarının kullanımında meydana gelen büyük artışların sebeplerinden biri de göçtür. Küreselleşme de yine göç sürecinde dünyayı birbirine bağlayan ulaşım yolları vasıtasıyla yeni göç dalgalarının yaratılmasında kolaylık sağlamıştır. Göç olgusu, ülkelerin yalnızca ekonomik değil; sosyal, siyasi ve hatta askerî politikalarını etkileyen sosyal bir olgudur.

Küreselleşmenin göç üzerindeki sonuçlarına sadece ekonomik olarak bakmak olguyu tüm yönleriyle görmemizi engeller. Bu olgu sonucu, göç eden ve göçmen kabul eden topluluklar kültürel kapsamda değişime uğrayabilmektedirler. Göç genellikle kendi ülkesinde ekonomik açıdan tutunamayan bireylerin yabancı ülkelere iş bulma ve hayatlarını idame ettirebilme amacıyla yer değiştirmeleri bağlamında gerçekleşmektedir. Özellikle ekonomik amaçlarla yapılan göçlerin dışında, zorunlu olarak sürgüne tabi tutulan ve gittikleri bölgelerde asimile edilmeye çalışılan topluluklar da zor süreçlerden geçmektedirler. Bilginin, malların, insanların ulaşım olanaklarının gelişmesiyle daha rahat dolaşıma girmesi, insanları bulundukları bölgelerden daha avantajlı olan bölgelere doğru hareket etmeye itmiştir. Fakat geçmişteki göçlerden farklı olarak küreselleşen dünya düzeninde birey, iletişim araçları vasıtasıyla geldiği ülkeden tamamıyla kopmamış, ilişkilerini devam ettirmiştir. Bu durum da tamamen farklı kültürel sonuçların oluşmasına sebebiyet vermiştir.

Göç süreci iki toplumun, iki farklı kültürün karşılaşması sürecidir. Amerika Birleşik Devletleri bugünkü durumunda çok kültürlülük etkisi altında kalmış, tek bir kültüre ait olmaktan ötede, geçmişten bugüne yaşanan göçlerle kimlik edinmiş bir ülkedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bugün başlıca İspanyol, Çin, Japon, İngiliz ve Afrika kültürlerinin harmonisine şahit olmaktayız. Bunu bir kültür yokluğu olarak değil, çeşitliliğin birlikteliği olarak görebiliriz. Bir alt kültür olarak ortaya çıkan toplumların nasıl da jazz, blues gibi tüm dünyayı etkisi altına alan müzik akımları yaratabildiği ortadadır. Tabii ki bu kültürler, içlerinde yeşerebilme imkânı buldukları ortamlarda kendilerine yer edinebilirler. ABD içerisindeki farklı ırk, etnik grup ve dinden insanların bir arada yaşayabilme kapasitesi yine ABD’nin liberal dünya görüşünün, dışa açılımının ve geçmiş politikalarının kaçınılmaz sonucudur. Fakat 11 Eylül sonrası gelişen İslamofobi, yine bu topraklarda köklerini derinleştirmiş ve çeşitlilik daha çok bir tehlike olarak algılanmaya başlanmıştır. Bir başka çok kültürlü topluluk hâline gelen ülkelerden biri olan Fransa, kültürün yayılmasında en önemli araçlardan biri olan “ortak dil” aracılığıyla “Francophone” dediğimiz ve Fransızca konuşan 68 ülke ile kültür aktarımını kolaylaştırabiliyor. Bugün yine Fransa’ya göçmüş, ikinci- üçüncü nesil Afrika kökenli vatandaşlar, Fransız müzik kültürü içerisinde tamamen yeni ufuklar açarak Fransız müziğine büyük katkılarda bulunmuşlardır. Küreselleşme belki de bu noktada göçü, hayatımızın sıradan bir devresi gibi normalleştirmiş, yeni kültürlere sahip olan insanlarla bir arada yaşamak, insanlara kendi tek kültürlülüklerinden uzaklaştırıp bir “dünya vatandaşı” idesi yüklemiştir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak çoğulculuk, çok kimliklilik, demokratikleşme kazanmıştır. Göç eden bireyin kültürel birikimini nasıl taşıdığı ise o bireyin çıktığı ülkeyle olan etkileşimine ve mirasına bağlı olarak değişmektedir. Yani göç eden bireyler kendi kimliklerinin kaynağını teşkil eden tarihsel ve kültürel ilişkileri nasılsa, buna göre yeni kültürle olan etkileşimini sağlarlar. Belirli bir yaşa gelip belirli bir birikimi olan kişilerin, geçtikleri topluma bu kültürü yansıtmaları oldukça normal bir durumdur. Göç eden kişilerin veya toplumların kendileriyle birlikte götürdükleri tarihsel ve kültürel birikimlerin, göç edilen yerde yeni toplumsallıklar inşa edici etkisi de görmezden gelinemez. (BİLGİN Vedat ( 2008 ))

Kültür, insanların belirli bir toplum içinde öğrendikleri, paylaştıkları maddi ve manevi değerlerin oluşturduğu bir yaşam düzeni olarak ifade edilebilir. Küreselleşme olgusu uluslararası göç olgusunu doğal olarak arttırmış ve farklı kültürden insanların karşılaşmalarını sıklaştırmıştır. Bunda iletişim ve ulaşım teknolojilerinin dünyanın her noktasını erişilebilir kılmasının rolü de mühimdir. Uluslararası göç ile farklı kültürlerin parçası olan bireyler, gruplar ve örgütler; ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel anlamda hızlı ve yoğun bir etkileşim içinde bulunmaktadırlar. Bu etkileşim, kültürlerin bir yandan benzeşmesine, diğer yandan ise bazı durumlarda göçülen ülkenin kültürel değerlerinin korunması, aktarılması ve öne çıkarılmasına, ayrışmaya da yol açmaktadır. Küreselleşmenin sağladığı lojistik, teknolojik imkânlar ise ortaya yeni bir göç çeşidini çıkarmıştır. Ulusötesi göç dediğimiz bu göç çeşidinde, göçmenlerin göç veren ülkeyi geride bırakarak, o ülkeyle bağlarını keserek göç ettikleri yere bütünüyle entegre olacakları varsayımı bu durumda doğru değildir. Artık ulus aşırı göç demek bir birey için yalnızca bir ülkede barınmaktan öte, o ülkeyle sosyal olarak bağdaşmak ve önceden edindiği kültürünün de aynı zamanda korunması anlamına gelmektedir. Ulusötesi göçmenler, bir taraftan göç alan ülkede yaşamakta ve çalışmakta, öte taraftan ise göç gönderen ülkeyle çeşitli biçimlerde bağlarını sürdürmektedirler. ( ÖZKUL, D. (2012))

Çeşitlilik algısı, toplumu her türlü teklikten uzaklaştırarak, tek bir kültürün hâkim olmasını engeller. Yeni kültürün toplum tarafından olumlu karşılanan yanlarının yanı sıra o topluma girmemesi istenen, tehlike olarak görülen tarafları da vardır. Bugün Batı dünyasındaki çeşitliliği çatışma sebebi gören aşırı görüşler artmıştır. Çok kültürcülük, ulus devletin doğduğu Avrupa’da tehlike olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu yüzden Avrupa düzleminde genelde çok kültürlülüğün, özelde İslam kültürünün topluma yerleşmesi insanlarda korku yaratmaktadır. Buna karşı olan, göçmen karşıtı sağ partiler ise oylarını yükseltmektedirler. Günümüzde Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya olan akınları sonrası Avrupa Birliği Parlementosu seçimlerinde sağ partilerin sandalye oranlarını arttırmalarının iyi analiz edilmesi gerekir. Kültürel, düşünsel zenginliklerin bir toplum için olumsuzluk değil bir zenginlik kaynağı olduğu toplumlara siyasiler tarafından empoze edilmelidir. (AKSOY, Z. (2012)) Uluslararası göç ile dil, din, gelenek, kültür gibi pek çok açıdan birbirinden tümüyle farklı geçmişlere sahip bireyler aynı ortamda yaşamını sürdürmek durumunda kalmaktadır. Dolayısıyla küreselleşmeye paralel bir şekilde artan uluslararası göç, yeni kültürlerarası iletişim alanları çıkarmaktadır. Bu durumun tabii sonucu olarak çeşitli uyum sorunları ortaya çıkmaktadır ve bu sorunlar görmezden gelindiği vakit zamanla çözümü zorlaşıp yeni sorunlar ortaya çıkarabilmekte, hatta ülkelerin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel dengelerini bozabilmektedir. Uluslararası göç hareketlerinin oluşturduğu çok kültürlü ortamlarda kişiler arası iletişimin sağlıklı yürütülebilmesi, kültürel uyumun sağlanması, etkili ve verimli bir işbirliğinin yaratılması ve çatışmaların önlenmesi zorunluluğu ortaya çıkar. Bireyin göçtüğü ülkedeki sosyal yapıya olan direnişi ya da o yapı karşısındaki bocalayışı kültür şokuna yol açar. Bunun üstesinden gelebilmek uyum politikalarıyla olabilir. Entegrasyon yani bütünleştirici politikalar bireyin kimliğini kaybetmesi yönünde değil, korunması ve yeni kimlikler edinebilmesi yönünde yapılmalıdır. Burada ülkelerin asimilasyon ya da uyum arasındaki farkı yakalayabilmeleri, bireyi kendi kültüründen tamamen soyutlamak yerine yeni toplumun kültürel dinamikleriyle kendi kültürünü harmanlayıp ufkunu genişletmesine çalışılmalıdır. Göç eden bireylerin tek tek kültürlerini taşıması bir noktada büyük önem arz etmezken aynı kültürden insan göçü alan bölgelerde bu grupların kültürlerini korudukları ve kendi aralarındaki bağı derneklerle, dinî yapılarla pekiştirip asimile olmaya direndiklerini ve buna paralel olarak kültürel çeşitlilik oluşturduklarını görürüz. Bugün kültürel çeşitliliğe uygulanan politikalara göre kültür, bir savaş ya da barış faktörü durumuna gelen güçlü bir silah olmuştur. Bunu toplumun refahı ya da çatışması için kullanma inisiyatifi devletlerin elinde kalmıştır. Fakat örneğin günümüzde Avrupa Birliği, bir bütün olarak göçmen ve entegrasyon politikalarını benimseyememiş, göçmenlere yönelik politikalar tek tek ülkelerin inisiyatifinde kalarak değişken bir yapı göstermesine de sebebiyet vermiştir.

Sonuç

Edward T. Hall “The Silent Language” adlı eserinde, kültürün iletişim boyutuna dikkat çekerek , “kültür iletişimdir” der. Uluslararası göçün getirdiği olumsuzluklar ancak kültürel çeşitliliğe sağlanan hoşgörüyle, sağlıklı bir kültürler arası iletişimle gerçekleştirilebilir. Çeşitli kültürlerin toplumlarda bir zenginlik, çeşitlilik ve kazanılması gereken bir olgu olarak görülmesi ancak devletler, uluslararası örgütler, eğitim kurumları tarafından gerekli önemin gösterilmesiyle giderilebilir. Tehlike olarak algılanan çok kültürlülük, toplumların olumlu yönde beslenmesini sağlayabilir. Ben günümüzde göçmenlerin, sığınmacıların gittikleri toplumla tamamen bütünleştirilmesini ve aynılaştırılmasını öngören entegrasyon politikalarından değil, kültürlerin birlikte yaşanmasının sağlandığı hoşgörü ortamından ve “kültürel birliktelik” sağlayan politikalardan yana olunmasını savunuyorum.

KAYNAKLAR

AKSOY, Z. , (2012),  ULUSLARARASI GÖÇ VE KÜLTÜRLERARASI İLETİŞİM, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi , 5(20) , s.298

WOLTON, D. , (2004), Immigration, Globalization and Cultural Diversity:

New Challenges for the 21st Century , Action Canada for Population and Development and University of Montreal, s.224-226

BİLGİN Vedat ( 2008 ). “ Göçün Kültürel Sonuçları” , III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ http://akademik.semazen.net/article_detail.php?id=360  (Erişim tarihi : 25.12.2015)

LEVITT, P. ,Transnational Migrants: When “Home” Means More Than One Country, (2004, 1 Ekim)http://www.migrationpolicy.org/article/transnational-migrants-when-home-means-more-one-country erişim tarihi :24.12.2015

La mondialisation accélère-t-elle les migrations ? ,http://www.histoire-immigration.fr/histoire-de-l-immigration/questions-contemporaines/les-migrations/la-mondialisation-accelere-t-elle-les-migrations  erişim tarihi : 24.12.2015

ÖZKUL, D. (2012) , “ Ulus-Ötesi Göç: Uluslararası Göç Yazınında Yeni Bir Paradigma” , s. 484

PICHE, V. , Immigration, mondialisation et diversitéculturelle : commentgérerlesdéfis ? ,2004, s.

http://www.lcs-tcs.com/PDFs/37_12/12-Pich%C3%A9.pdf (Erişim tarihi :24.12.2015)

Roza CEYHAN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.