GİRİŞ

Ekonomik kalkınma sağlanmaya çalışılırken ekolojik dengenin ihmal edildiğinin farkına varılmış ve bu nedenle kalkınma ve çevre arasında dengenin kurulması amaçlanmıştır. Teknolojik ve endüstriyel gelişme çevreyi tahrip etmiştir. Ekonomik olarak daha çok gelişme daha çok üretim ve daha çok kazanç elde etmek isteyen üreticiler doğal kaynakların sınırsızlığına inanmışlar ve rekabet edebilmek için doğal kaynakların kullanımında sınır tanımamışlardır. Bu durum 1960lı yıllarda fark edilmiş ve toplumsal tepkilere neden olmuştur. Doğaya verilen zararlar insanlığın geleceğini tehdit edecek büyüklüğe ulaşmış ve bu sorunların çevrenin kapasitesini aşmasından korkulmuştur. Bu görüş ile birlikte devletler uluslararası düzeyde adımlar atmaya başlamıştır. Bu adımların başında 1972 Stockholm Konferansı gelir. Akabinde 1972 yılında gerçekleştirilen ve sürdürülebilir kalkınmayı kavramsallaştıran Brundtland Konferansı gelir. Amaç olarak çevre kirliliğinin ve yok olma tehdidinin ortadan kaldırılmasını ve ekonomik gelişmenin sürdürülebilmesini belirlemişlerdir.
Sürdürülebilir kalkınma hedefi olan bu adımlar ışığında, yani ekonomi ile çevreyi birbirine uyumlu hale getirmeyi amaçlayan bu yaklaşım ile farklı örnekler ortaya çıkmıştır. Sürdürülebilir kalkınma, bugünün gereksinimlerini geleceğin gereksinimlerinden ödün vermeden karşılamanın yolunun bulunması gerekçesiyle ortaya çıkmış ve bu şekilde tanımlanmıştır. Bu görüş farklı yerlerde farklı alanlarda değişik biçimlerde uygulama alanı bulmuştur. Bu çerçevede, “Yavaş Şehir” örnekleri sürdürülebilir yerel kalkınmayı, sürdürülebilir kentleri temsil etmektedir. Sürdürülebilir kentleşme, kentlerde yaşam kalitesini artırırken çevreye taşıyabileceğinden fazla yük vermemek, hatta en az yük olabilecek şekilde uykun kentsel politikaların uygulanmasıdır.(Keskin,2012:85)

Küreselleşmeyle birlikte kendine özgü özelliği kalmayan, aynılaşan kentler, zaman zaman insanların tepkilerine yol açmıştır. Bu tepkiyle ses getiren kentler özelliklerine vurgu yaparak onları korumayı ve geliştirmeyi ve bunu tüm dünyaya göstermeyi amaç edinmişlerdir. Küreselleşen dünyada teknolojinin gelişmesiyle hızlanan yaşam koşulları belki de fırsatlar insanların ve kentlerin farklı yönlerini kırparak tek tip haline getirmiştir.
Genel olarak baktığımızda kentler hızlı yaşam felsefesinin hâkim olduğu yerlerdir. Çünkü kentler içinde çok fazla nüfus barındırır ve bu nüfus genellikle acele etmeye alışmış insanlardır. Tüketimin de yoğun olduğu kentler, kıt kaynakların kullanımının kontrolsüzlüğü, çevre kirliliği, küresel ısınma gibi ekolojik döngüyü bozucu olayların yaşandığı yerler haline gelmiştir. (Şahin ve Kutlu,2014: 56).
Tek tipleşme bu şekilde devam ederken ortaya çıkan bazı hareketler kentler tarafından kabul edilmiş ve kurumsal yapı kazanmaya başlamıştır. Aynılaşmaktan sıkılan, kentlerinin özelliklerini, yöreselliklerini kaybetmek istemeyen, kentine sahip çıkarak onu geliştirmek isteyen insanlar bu hareketlere destek vermişlerdir. Hızlı yaşamın getirdiği olumsuzluklardan bunalmış ve küreselleşmeyle aslında genişlememiş daralmış, bozulmuş yaşam alanlarına sahip olur hale gelmiş kentler insanların ilgisini kaybetmiştir. Yaşamın dingin, huzurlu, kargaşadan uzak ve bozulmamış yapılara sahip olan yerlere yönelmesine neden olmuştur.
Küreselleşme ve şehirleşmenin kentin özgün yapısını kaybetmeden, değişim hızının yavaşlatılması ya da olması gereken hızda ilerlemesi hedeflenmiştir. Yerel kalkınma amaçlı da diyebileceğimiz bu hedefi gerçekleştirmek için yerel kimliği ön plana çıkaracak kentleşme politikaları, sürdürülebilir yerel kalkınma düşüncesi öngörülmüştür.(Sırrım,120) Bu hedefler doğrultusunda sürdürülebilir kalkınmanın farklı uygulamaları ortaya çıkmıştır. Bu uygulamalardan biri de Cittaslow Hareketi’dir. Bu hareket aslında sürdürülebilir kalkınmanın farklı bir uygulaması olarak görülmüştür. “Yavaş Hareketi” nin bir parçasıdır. Cittaslow 1999 yılında İtalya’da Greve in Chianti belediye başkanı Paolo Saturnini’nin önderliğinde Slow food hareketini kentsel boyuta taşımak amacıyla kurulmuştur. Dünyada birçok ülkede örneklerine rastlanan yavaş şehirler, Türkiye’de de dokuz örnek ile yavaş şehir olgusunu ve yerel kalkınmayı benimsetmeye çalışmaktadır.

1. Yavaş Şehirlerin Tarihi

1.1 Kalkınma ve Sürdürülebilirlik Düşüncesi

Kalkınma, bir ekonomide halkın değer yargıları, dünya görüşü ile tüketim ve davranış kalıplarındaki değişimleri içerecek biçimde toplumsal ve kurumsal yapıda dönüşüme yol açan büyüme olarak tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel olarak her alanda ilerlemesini ifade etmektedir. Kalkınmanın amacı toplumsal ve ekonomik alanda gelişmektir.(Kılıç,2012:204). Kalkınma, klasik kapitalist model tarafından belirlenmiş ekonomik olarak kişi başına düşen milli gelirin artırılması olarak da tanımlanmıştır
Kapitalist sistemde kalkınma, sınırsız üretim ve tüketime dayanır. Fakat bu ekonomik gelişme çevreye sürekli zarar vermekte ve ortaya çıkan çevre sorunları dünyanın ortak sorunları haline gelmektedir. Ziraatta kullanılan suni gübreler, ısıtmada kullanılan kömür gibi maddeler toprakta, insanlarda ve diğer canlılarda olumsuz etkilere neden olarak doğanın dengesini bozmaktadır. Yenilenemeyen kaynakların bilinçsiz kullanımı da geleceği tehdit etmektedir. Bu durumların gelecek açısından tehdit oluşturması ortak sorunlardan biridir. Kısa süreli kullanıma uygun olarak üretilen ambalajlı tüketim ürünleri(ör: mukavva, kâğıt, plastik ambalajlı ürünler) kullan-at mantığı ile tüketildiğinden insanları daha çok talebe itmektedir ve tüketim- üretim yarışı kendini göstermektedir. Moda da kullan-at şeklinde tüketilmeye uygun bir anlayıştır. Hangi kimyasallardan yapıldığını bilmediğimiz birçok giysi modası geçince atılabilmektedir. Bu durumda çevreye verilen zararın göstergesidir. Doğanın kendinden çıkanı suni bir şekilde geri kabul etmesinin zorluğu anlaşılamamıştır. Geri dönüşüm uygulaması tam yerini bulamadığı için ekonominin yaratığı bu tür olumsuzluklar ekosistemi tahrip etmektedir. İsraf olarak açıklanabilecek problemler ekonomik gelişmenin doğayı göz ardı ederek getirdiği olumsuzluklardır. (Yücel,109-110)
Ercoşkun’un tanımı ile sürdürülebilirlik, ekosistemdeki tüm çeşitliliğin ve yenilenemez kaynakların gelecek nesillere aktarılabilmesi için, insanın ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerinin sistemin taşıma kapasitesinin üzerine çıkamayacak düzeyde tutulmasıdır.(Ercoşkun, 2007:9).
Sürdürülebilirlik kavramı, var olan bir şeyin varlığını korumak, devamlılığını sağlamak olarak tanımlanabilir. Bu kavram 18. yüzyılın sonunda ormancılık alanında kullanılmıştır. Yirminci yüzyılın başında ise balıkçılık için kullanılmıştır. O dönemde maksimum faydayı sürdürebilmeyi anlatmak için kullanılmıştır.(Çıvgın,2011:18) Ekolojideki anlamı biyolojik sistemlerin çeşitliliğinin ve üretkenliğinin devamlılığının sağlanmasıdır. Bu kavram ekolojide çevreyi ve doğal kaynakların, sınırlı ve yenilenemeyen kaynakların dikkatli kullanımını esas alır. Doğanın tahrip edilmesine, israfına karşı çıkar.
Doğa birbiriyle uyumlu birçok etmeni içinde barındırır. Fakat endüstriyel gelişmeler, ekonomik gelişmeler, talep artışı ile artan üretim doğal kaynakların aşırı kullanılmasına yol açmıştır. Ancak bu durumun farkına 1970lerde varılmıştır. Brundtland Konferansı ile ortaya atılan sürdürülebilir kalkınma kavramıyla çevre ve ekonominin uyumlu hale getirilmesi amaçlanmıştır.

1.2 Sürdürülebilir Kalkınma Kavramı

Sanayi devrimi ile dünyada ekonomik gelişme hız kazanmış ve bu ekonomik gelişmenin bir aracı olan üretim-tüketim ilişkisi artış göstermiştir. İnsanlar gün geçtikçe daha çok şeye ihtiyaç duymaya başlamıştır. İnsan hayatını olabildiğince kolaylaştıracak ürünler ortaya çıkmıştır. El yapımı yerine makine ile üretim yaygınlaşmış ve kısa sürede daha çok ürün üretilerek sonradan ortaya çıkan ihtiyaçlar tüketiciye çok kısa zamanda sunulur olmuştur. Hızla gelişen teknoloji ve büyüyen ekonomi, çevreyi göz ardı ederek, sınırlı kaynakları bilinçsizce kullanmaktadır. Çünkü ne kadar kaynak kullanırsa rekabet olanağı o kadar artacaktır.
Dünya genelinde yaşanan sorunlar kaynak ve gelir dağılımındaki adaletsizlikten kaynaklanmaktadır. Doğal kaynakların sınırsız olduğunu düşünerek rekabet amaçlı kullanımı ekosisteme zarar vermektedir. Bu zararın fark edilmesi ile mevcut kaynakların kapasitesinin aşılması sonucunda ortaya çıkacak çevresel sorunlar ve aksayacak ekonomi, ülkeleri harekete geçirmiştir. (Kılıç,2012:218)

Bu farkındalıkla 1972 yılında Stockholm ‘de “Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı” düzenlenmiş ve sürdürülebilir kalkınma gündeme gelmiştir. Burada düzenlenen bildirgede, “çevrenin ancak sosyal ve ekonomik gelişme ile korunabileceği, bu sebeple insana yaraşır bir çevrenin ancak ekonomik gelişme ile sağlanabileceği” belirtilmiştir.(Ergün, Çobanoğlu, 2012: 104). Yani ne kadar çevre konulu olsa da asıl amacın ekonomik kalkınmayı aksatmamak ve doğadan yararlanabilmek için ekonominin ön planda olduğu anlaşılmaktadır.
Bu gelişmelerin ardından 1983 yılında Norveç Başbakanı olan Gro Harlem Brundtland döneminde Brundtland’ın, başkanlığını yaptığı Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu(WCED) kurulmuştur. Bu komisyon tarafından 1987 yılında hazırlanan “Ortak Geleceğimiz” adlı bir raporda çevre sorunları ele alınmıştır. Bu rapor Brundtland Raporu olarak da anılmaktadır. Bu rapor “Yoksulluğun ve eşitsizliğin olduğu bir yer her zaman ekolojik ve daha başka krizlere neden olacaktır.” anlayışı üzerine hazırlanmıştır. İnsanların ihtiyaçlarının karşılanmasında doğal kaynakların korunması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Tam da bu noktada sürdürülebilir kalkın

manı altını çizmiştir. Kavram, “bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin de kendi ihtiyaçlarını karşılamasından ödün vermeden karşılamak” biçiminde tanımlanmıştır. Raporun öngördüğü en önemli faktör çevre ve kalkınma arasındaki dengeyi sağlamak, çevreye zarar vermeden ve kaynakları yok etmeden ekonomik gelişmeyi sağlamaktır.(Aksu, 2011:13-14).
Sürdürülebilir kalkınma ile anlatılmak istenen kalkınmanın devam etmesi ve aynı zamanda çevreye verilen zararın en aza indirgenmesidir. Bu amaçla ortaya atılan sürdürülebilir kalkınma ifadesi, dünyanın yaşamasını sağlamak için günümüz ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin ihtiyaçlarını göz ardı etmemek gerektiğidir. Gelecek kuşakların yaşam standartlarının en az bugünkü koşullarda olacak şekilde planlanmasıdır. Farklı bir bakış açısıyla daha fazla kar için kaynakların sürdürülebilirliği hedefi olarak da ele alınabilir. Sürdürülebilir kalkınma kavramı sosyal, ekonomik ve çevresel boyutlar içermektedir.
Ekonomik sürdürülebilirlik, daha çok kaynakların üretim ve tüketim sürecine dikkat çekerek gerekli mal ve ihtiyaçların gelecekte de üretilebilmesine imkân tanımak adına, tarım ve endüstri üretimini olumsuz etkenlerden korumak gerektiğine vurgu yapar. Sosyal sürdürülebilirlik insanları yaşam standartları, gelişebilme koşulları üzerinde durur. Çevresel sürdürülebilirlik ise, sınırlı doğal kaynakların kullanımında dikkatli olmayı, yenilenebilir kaynakları tercih etmeyi, çevreyi sınırsız ihtiyaçlarla tahrip etmemeyi savunur. (Atvur,2009:232). Sürdürülebilir kalkınma için bu üç boyutun birbiriyle dengeli olması gerekir. “Ancak ekonomik, sosyal ve çevresel boyut birbirini dengeli bir şekilde tamamladığı zaman sürdürülebilir kalkınmanın özü ortaya çıkar” düşüncesi hâkimdir.(Şahin, Kutlu,2014:56). Bu kavramların her biri önemli yere sahiptir fakat sürdürülebilir kalkınma mevcut ekonomik ilkeleri bu yaklaşım içinde de barındıracağı için eleştirilmiştir.(Kılıç,2012:204)

Adsız

Şekil.1. Sürdürülebilir Kalkınmanın üç boyutu(Aksu,2011:6)

Sürdürülebilir kalkınmanın hedefleri Brundtland Raporu’nda belirlenmiştir. Bunlar(Aksu,2011:6):
 Büyümeyi canlandırmak
 Büyümenin kalitesini değiştirmek
 İş bulma, yiyecek, enerji, su ve sağlık konularındaki temel ihtiyaçları karşılamak
 Sürdürülebilir bir nüfus düzeyini garanti altına almak
 Kaynak tabanını korumak ve zenginleştirmek
 Teknolojiyi yeniden yönlendirmek ve riski yönetmek
 Karar verme sürecinde çevre ve ekonomiyi birleştirmektir.
Bu hedefler bağlamında sürdürülebilir kalkınma ekonomi, sosyal, teknoloji ve çevre açısından değerlendirilebilir. Ekonomik açıdan hedefler, doğal kaynakların kullanımında duyarlı olunması, kaynakların kullanımında dikkatli olunmasıdır. Sosyal açıdan, insanların yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve gelir adaletsizliğinin ortadan kaldırılması, kırsal kalkınmayı sağlayarak şehirlere göçün azaltılması, sağlık hizmetlerine ulaşılabilirliği sağlaması, çevresel eğitimin yaygınlaştırılması ve kadınların eğitimine ve sağlığına önem verilmesi gibi hedef ve amaçları içerir. Çevresel faktör ele alındığında su kaynaklarının ve tarım arazilerinin verimli kullanılması, biyoçeşitliliğin korunması, doğal kaynakların korunması amaçlanmaktadır. Teknoloji açısından ise ekosistemi kirletmeyen temiz üretim teknolojilerinin kullanılması, enerji kaynaklarını sürdürülebilir hale getirilmesi, geri dönüşüme önem verilmesi hedeflenmektedir.(Aksu,2011:7)
Bu hedeflerin çıkış noktası çevre ve ekonomi arasındaki ilişkinin giderek bozulmasıdır. Ekonomistler de çevreciler de doğanın mevcut ekonomik yapıyı kaldıramayacağı konusunda endişe duymuşlar ve bunun üzerine yeni ekonomik düzen arayışına girmişlerdir. Çünkü doğanın bozulması ekonominin de kötü gidişatına işaret eden bir durumdur. Toplumsal süreçlerde de en önemli aktör çevredir. Kısaca bu duruma çözüm getirmek için ortaya atılan sürdürülebilir kalkınma kavramı başta ekonomik, ekolojik, sosyal olmak üzere birçok alanı kapsar ve farklı alanlarda farklı anlamlar yüklenebilir. Sürdürülebilir kalkınma bazen sadece ekonomi politikası, sosyal politika ya da çevrenin korunması gibi tek yönlü çağrışımlar yapmıştır. Buna rağmen ortak tanım olarak çevre, ekonomi ve toplum ilişkilerini birbirine zarar vermeyecek şekilde bir dengeye oturtmaktır.(Kılıç,2012:205)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.