Taş devri psikolojimiz, modern politikadaki demagoji[1][2] metotlarını ve yalan sevgimizi nasıl açıklıyor?

Eğer ulusal politikadan az da olsa sıkıldıysanız, fakat hâlâ birçok Amerikalı seçmen gibi, yalan söyleyen, bağıran, sizi sinirlendiren ve korkutan politikacıların çekimine kapılıyorsanız, teşekkür etmeniz gereken tek şey “evrim” ve bu evrimin gerçekleşmesini sağlayan beyniniz.

Günümüz insan beyni, Güney And Dağları’nın, Antarktika’ya kadar uzanan bir buz tabakası ile kaplı olduğu yaklaşık 2.5 milyon öncesinden 11 bin yıl öncesine kadar uzanan dönemde, Buz Çağı olarak adlandırılan dönemde şekillenmiştir. Düşünme yerine içgüdülerimize güvenme üzerine kurulmuş olan beynimiz (çünkü içgüdülerimiz, kamu politikası üretmekten ziyade, sivri ve keskin dişli kedileri avlamada kullanmaya daha uygundu), o zamanda beri çok az değişti.. Siyasal Hayvanlar: Taş Devri Beyinlerimiz Neden Zeki Politikaları Engelliyor? (Political Animals: Why Our Stone Age Brains Get in the Way of Smart Politics) adlı kitabın yazarı Rick Shenkman’a göre günümüzdeki kafa karıştırıcı, aldatıcı politikaların açıklanmasında bu durum, bir yere kadar etkili oluyor. Politikacılar yalan söylediğinde neden onlara inanıyoruz? Neden nüanslardan[3] çekiniyoruz ve akın akın demagoglara hücum ediyoruz? Neden çoğumuz oy kullanmıyoruz? Herhangi bir değişim umudumuz var mı?

Yalan söyleyen şempanzenin hikâyesinden, Hillary Clinton’ın banka reformu cevaplarının yuhalanmasına kadar birçok konuyu barındıran röportajda, Politico Dergisi, Shenkman’a yukarıdaki soruları ve daha fazlasını sordu. Ve en iyi Taş Devri kampanyasını kim yapıyor? Elbette Donald Trump. Ancak Bernie de üst sıralarda.

Bu seçim döneminde bazı yüksek profilli (high-profile) yalanlar mevcut. En sonuncusu ise sözüm ona 11 Eylül’den sonra tailgate stili[4] parti yapan binlerce Müslüman hakkında. Kitapta söylediğiniz gibi, temelde, yalanlarla bir sorunumuz yok. Neden sadece aldatıcı olmaya değil, aynı zamanda aldatmaya müsamaha göstermek üzerine de yaratıldığımızı açıklayabilir misiniz?

Trump’ın taraftarları özel olarak yalan söyleyip, söylemediği ile ilgilenmiyor. Beynimiz aslında bunları önemsemiyor. Biliyorum, bu dehşete düşüren bir durum. Bizim sorunumuz, basit bir şekilde haklı olma isteyişimiz.

Bu, eylemlerimiz prensiplerimizle uyuşmasa bile, beynimizin bu eylemleri mantıklı bulmasının (rationalize) da temel nedeni. Kavramsal uyumsuzluk da bununla ilgili bir şey. Bu yüzden Trump taraftarları, Trump’ın binlerce Müslüman’ın 11 Eylül’ü kutladığını söylediğini duyduğunda ve bunun bir yalan olduğu ortaya çıktığında, bu durum onların beyninde bir tartışma yaratıyor. Beynimiz de herhangi bir şekilde bu tip tartışmalardan kurtulmaya çalışıyor. Beynimizin bunu yaptığı standart yollardan bir tanesi mesaj verene inanmamak ve onun hatalı olduğunu düşünmektir – örneğin ana akım medyanın bunlarla dolu olduğunu söylüyoruz. Hem Hillary Clinton hem de Donald Trump taraftarları için geçerli bir durum bu. Hepimiz, Demokratlar, Cumhuriyetçiler, inandığımıza inanmaya meyilli olduğumuzdan muzdaribiz. Gerçeklerin ne söylediği önemli değil. Watergate skandalı boyunca kamuoyunun Nixon’a karşı tavır alması başlaması on bir ay sürmüştü.

İnsanoğlunun doğasında inanan (believer) olmak vardır. Kuşkucu değiliz. İnanıyoruz, ve inançlarımızı gözden geçirmemiz/ sorgulamamız, onlara inandıktan sonraki aşamada, ikinci adımda gerçekleşiyor. Bu, Harvard’lı psikolog Dan Gilbert’ın araştırmasına dayanıyor. Bu durum bizi aldatıcı politikacılara meyletmeye itiyor: Daha öncesinden inanmamak için bir nedenimiz olmazsa, bu tür politikacılara inanmaya meyilliyiz.

Olay sadece diğer insanların yalanlarını yutmak değil, değil mi? Yalanın bize nasıl doğal geldiğini anlatan ayrıca bir şempanze hikâyeniz var.

İnsanoğlu doğuştan hilekârdır. Birkaç tür aldatmacanın gerçekleştirmeden bir gününüz bile geçmez.

İnsan doğasında bu hilekârlık ne kadar derindedir?

Şempanzelerin primat çalışmalarını okuduğunuzda, şempanzelerin de doğal aldatıcılar olduğunu görürsünüz. Primatolog Roger Fauts, şempanzelere işaret dilinin nasıl kullanıldığını öğreten ilk insandı. Bir gün, üzerinde çalıştığı şempanzelerden birinin, birinin yatak odasının ortasına dışkıladığını görüyor. Lucy adındaki bu şempanze ile yüz yüze geliyor ve işaret dilini kullanıyorlar. Lucy hemen cevap veriyor, “Ben değilim, sensin!” Fouts, “Ben değilim.” Sonra Lucy, bir yüksek lisans öğrencisini suçluyor. Son olarak, hararetli bir tartışmadan sonra, yapanın kendisi olduğunu itiraf ediyor ve anında mahcup oluyor.

Büyük bir olasılıkla, şempanzelerin ve insanların ortak ataları da doğuştan aldatıcıydı, bu nedenle her ikimiz de bu karaktere sahibiz. Dürüst olması için insanları teşvik ederek ideal bir toplum yarattığımız düşüncesi hoşumuza gider.  Problem, bu toplumda ortaya çıkacak bir aldatıcının herkesten faydalanabilecek olmasıdır. İşte dürüst bir toplumda bu sorun oluşur. Aldatıcılar her istediklerini yaparlar.

Buna karşı korunabilmek için yalan algılama yazılımına sahibiz. Neredeyse tüm insanlar için geçerli olan bu sistemde (sadece psikopatlarda bu sistem işe yaramıyor, çünkü onlarda bir değişim göremiyoruz) siz birisi ile yüz yüze iken karşınızdaki kişi yalan söylediğinde gözü seğiriyor, sesi titriyor, dil kullanımındaki detayları azalıyor ve beynimiz, farkında olmadan bu kişiyi hemen yalancı olarak algılıyor.

Bugünkü politikalardaki problem, politikacıların artık bizimle yüz yüze olmaması. Onları televizyonda görüyoruz, bu yüzden de yalan algılama yazılımımız düzgün bir şekilde çalışmıyor.

Ama aynı zamanda diğer bir problem de insanların gerçekleri duyduklarında bu gerçekleri önemsememeleri değil mi? Grover Cleveland hakkında iyi bir hikâyeniz var.

Grover Cleveland, gerçekleri söyleyen biri olarak muhteşem bir üne sahipti. Bu özelliği, onun başkanlık kademesine bu kadar hızlı yükselmesini sağlayan yollardan biriydi. Bu yüzden Cleveland’ın ağzında kanserli tümör hücreler bulunduğu haberi sızdırıldığında, Beyaz Saray bunun sadece bir diş ağrısı olduğunu açıklayarak olayı örtbas etti ve insanlar, gazetede çıkan haberi önemsemedi. Medya gerçekleri söylediğinde insanlar gerçekten bunu da önemsemedi. Gerçeğe olan direncimizin nasıl olduğuna dair muhteşem bir örnek, biz gerçeği istemiyoruz. Gerçeğin biz versiyonunu istiyoruz.

Bu durumun politikacılar tarafından yararlanılan başka bir tarafı da mevcut. Eğer politikacılar kendi yalanlarına inanırlarsa, yakayı ele vermeden kaçarlar. Bu, yalan algılama yazılımını nasıl alt edebildiklerini açıklıyor. Kendi yalanlarına inanan ve aldatmacada iyi olan bir politikacı, yalancılık namı yayılana kadar yalan söyleyerek gerçekten yakayı ele vermeden kaçabilir. Yani, Donald Trump yalan söylüyor. Ama bir yandan da bu yalanları söyledikten sonra o kadar çok kez yakalanıyor ki, bu sefer yalanlarından dolayı bir üne kavuşuyor. İşte bu andan itibaren Trump’ın sorunu var demektir.

“Dışlanmış (outsider)” terimini bu seçim döneminde sıkça duyuyorsunuz. Dışlanmış olmanın, henüz “yalancı” olarak bir üne sahip olmamakla herhangi bir alakası var mı?

Dışlanmış adayların sahip olduğu avantajlardan bir tanesi bu, haklarında kanıt niteliği taşıyan bir belgeye sahip olmamaları. Donald Trump on yıllardır kamuoyunun gözü önünde olan birisi, fakat politikacı olarak değil. Eğer insanlar Donald Trump hakkındaki bu kitapları okusalardı ve Donald Trump hakkındaki gerçekleri teşhir etselerdi, onun kim olduğuna dair iyi bir algıya sahip olabilirlerdi. Fakat çoğu insan Trump’ı yakından takip etmiyor, sadece televizyonda görüyor.

Tekrar tekrar dönmek istediğiniz nokta, siyasete duyarsız olmaya doğamız itibariyle alışkın oluşumuz. 2014’deki seçmen katılım oranı 72 yılın en düşüğüydü. Neden bu tarz bir katılım oranına alışığız ve neden durum daha kötüye gidiyor?

Duyarsız olmaya yatkın olduğumuzu söylemiyorum. Etrafımızda gerçekleşen siyasi olaylara karşı algımızın yüksek derecede açık olduğu konusunu tartışmalıyız diyorum. Tüm insanoğlu politikacıdır. Gün boyu, statümüzle[5] alâkadarızdır, diğer insanların bizim hakkımızda ne düşündüğü konusuyla da ilgiliyizdir. Bu insanın doğasında var. Fakat bu sadece beyinlerimizin hala evrimleştiği dönemlerde, avcı-toplayıcıların yaşadığı, 150 ya da civarı kişilik topluluklarda yaşadığımız zaman geçerli bir durumdu. Beynimiz milyonlarca insanla beraber bir topluluk içinde yaşamamız için tasarlanmadı. Sorun, beynimizin yerel olmasında: Yabancı bir ülkede gerçekleşen bir olaydan ziyade sokağımızda gerçekleşen bir olayı daha çok önemseriz. Bu, günümüz politikalarına karşı ilgisiz olmamızı açıklamaya yardımcı oluyor.

Şu anda bir çelişki içindeyiz, çünkü yerel seçimlere katılım oranı genellikle genel seçimlerdekinden çok çok daha düşük bir seviyede.

Fakat bunun nedeni, menfaatlerin çok düşük olması. Yerel meseleler, ulusal meselelerdeki gibi kamuoyu tartışmalarına aynı seviyede duyarlı değildir. Onların söylediği gibi, derin çukurları kapatmak için bir ideoloji yok. Genel seçimlerde, yaşam tarzımız ile ilgili bir hayatî tehlike söz konusu gibi görünüyor. Ve politikacılar, sadece onların bizi bu felaketten kurtaracağına bizi inandırmak için kullanabilecekleri pek çok yol biliyorlar.

Kitabınızın bir bölümünü neden demagogların doğal olarak çekici olduğuna ayırmışsınız. Neden beynimiz demagogları seviyor?

Demagoglar daha avantajlı çünkü günümüz politikalarına çok da fazla dikkat etmiyoruz. Bu nedenle “en güçlü bağıran karnaval çığırtkanı sizi çadırına sokmayı başaracaktır”. Amerikan politika dünyasının en iyi karnaval çığırtkanı ise Donald Trump.

Ne yapabiliriz? İnsanların kendi içgüdülerinden daha tatmin edici bir şeye inanmalarını, sadece onlara bu konuda cesaretlendirerek başarabilir miyiz?

Taş Devri beynimizin bize, bizim kendimizi geliştirmemizi engelleyecek derecede köstek olduğunu söyleyemeyiz. Eğer Amerikan halkı, politikaya daha akılcı (rasyonel) ve (tartışılabilir ancak) daha üretken bir biçimde yaklaşırsa bunu başarabilir, ancak öncelikle, bunu başarma konusunda kararlı olmaları gerekmekte. Buna ek olarak elbette bu durumun olasılığı belirli bir eğitim seviyesine sahip olup olmamaya da bağlı –insanların, içgüdülerinin politik görüşleri üzerinde bir etkisi olduğu hakkında bir fikri olmalı. Ancak bu, hiç konuşmadığımız bir durum. Üniversite seviyesi eğitim-öğretimde öğretim üyeleri bu konu hakkında konuşmalılar. Hatta lise seviyesinden bu bilgilendirme başlamalı- hatta ilkokul seviyesine bile düşürülmeli, çünkü insanlar politikaya verdikleri cevapların içgüdüleri tarafından nasıl şekillendirildiğinin farkında olmalılar. Bence bu, yapılması gereken en önemli çalışma. Bilimin bize gösterdiği de zaten, eğer içgüdülerimiz farkında olursak, nasıl yanıt/tepki verebildiğimizin değiştirilebildiğidir.

Kitaptan çıkarılması gereken derslerden biri: “Eğer etrafınızda gelişen olaylar ile ilgili açık fikirli kalmak istiyorsanız, sizin düşüncenize zıt olan düşüncelerden kendinizi tamamen koparmamanız gerektiği”dir. Elbette günümüzde, gelişen sosyal medyaya da bağlı olarak, taraftarı olduğunuz kişinin etki alanından çıkmama şansınız oldukça yüksek.

Bu durumda, eğer bir “liberal” iseniz, National Review, Weekly Standard ve diğer muhafazakâr yayımlara göz atmak zorundasınız. Eğer muhafazakâr iseniz, Mother Jonesve Nation gibi yayımlara göz atmak zorundasınız. Asıl “gerçeklik” dediğimiz şeye yakın bir gerçekliğe ulaşabilmemizin tek yolu budur; yani Hegel yaklaşımı olan tez, antitez, sentez.

Kitabın bazı bölümleri, tüm bu “doğruluk kontrol edici” (fact-checker) blogların –ve New York Times’ın yeni “doğruluk kontrol edici” çizgisinin[6] bir işe yaramaz olduğunu düşünmeme neden oldu. Eğer kimse verilen bilginin doğru olup olmadığı ile ilgilenmezse, medya ne yapabilir?

Doğruluk kontrol etme işlemi (fact-checking) çok önemlidir. İnsan beynimiz olup biten olaylara kısmen kayıtsız olduğundan ve her yeni yönelimimiz daha önceki bakış açımızdan etkilendiğinden, bu işlem özellikle önemlidir. Bu gerçeklerin (fact) beynimiz tarafından kavranabilmesi için söz konusu olguların sürekli vurgulanması gerekmektedir. Bu, gerçeklerin ne olduğunun anlaşılması için çaba sarf etmememiz gerektiği anlamına gelmemektedir. Medyanın bu konuda büyük bir sorumluluğu vardır. Belirli bir süre boyunca, sürekli olarak kafamıza sanılarımızdan farklı olan gerçeklerle vurulursa öyle bir noktaya ulaşılacaktır ki artık durup düşüncelerimizi tekrar değerlendirmemiz gerekecektir. İnsanoğlunun kurtarıcısı da budur. Hepimiz aslında değişim için ve düşüncelerimizi değiştirebilmek için yapılmışızdır.

Burada temel duygu nedir? “Kaygı”. Bir düşünceye bağlı kalmanın yükü, akıntı ile birlikte giderek yeni bir düşünceye yaklaşmanın hafifliği yanında fazla ağır kalınca beynimiz “Belki de durup, bu olay hakkındaki durumumu tekrar düşünmeliyim” der. Bu da verilen temel ve umut dolu mesajdır.

Bu, daha sonra nasıl bir biçim alacak? Sizce insanlar seçim öncesinde hislerinden yola çıkarak politik meselelere giriyorlar, işin daha “gerçek” kısmı ile ise sonra mı ilgileniyorlar?

İnsanlar, az bilgiye sahip olduklarında içgüdüleri ile hareket ederler. Politik sürecin ilk başlarında da, yani insanların daha az bilgiye sahip oldukları bir dönemde, hareketlerinin içgüdüler tarafından etkilenmesi muhtemeldir. Trump’ın tutulmasının (popülaritesinin) nedeninin de kısmen bu olduğunu düşünmekteyim. İnsanlar, Trump’ın seçim kampanyasını yakından takip etmiyorlar, bu nedenle de oradan veya buradan duydukları ile desteklerini sürdürüyorlar –kurdukları bu ince temel üzerine de bir fikir oluşturuyorlar. Seçim kampanyası devam ettikçe, insanlar gittikçe daha fazla dikkat etmeye başlıyorlar, bu nedenle de politikacıları değerlendirirken daha yüksek düzeyde algı mekanizmalarını kullanma olasılıkları da gittikçe artıyor.

En iyi Taş Devri kampanyasını şu anda kim yürütmekte?

Donald Trump’ın seçmenlerinin içgüdülerine cazip olduğuna kuşku yok. Trump, yüksek dereceden duygusal tepki alacağını bildiği bazı duygusal konuları seçti ve buna karşılık da insanlar “Ben de Donald Trump ile aynı düşüncelere sahibim” dediler ve demekteler. Bazı seçmenlerle yapılan bir röportajı izledim. Trump’ı destekleyenlerden bir kadın kafasını işaret parmağı ile göstermeye başlayarak “Donald Trump kafamın içinde. O, benim hissettiklerimi söylüyor!” dedi.

Bütün Cumhuriyetçi adaylar –Kasich bence buna bir istisna olabilir- insanların içgüdülerine seslenerek, onları dışarıdan gelenlere karşı şüpheli olmaya çağırmaktalar. Bunu yapan sadece Donald Trump da değil. Bu nedenle de sürekli Suriyeli mülteciler ile ilgili konuşuyorlar; bu nedenle sürekli Meksikalı göçmenler ile ilgili konuşuyorlar (Amerika Birleşik Devletleri’nde “yasadışı yabancılar” olarak adlandırılan Meksikalılar ile ilgili konuşuyorlar), böylece insanların zihinlerindeki bir Taş Devri düğmesine basıyorlar.

Şu anda, çift partiliğin ruhu içerisinde, bence Bernie Sanders da, Wall Street’teki kötülük yapanları azarlarken bir ölçüde bazı düğmelere basmakta. Küçük insan gruplarının kendi üzerlerinde istenmedik bir kontrolleri olduğu konusunda şüpheleri bulunan insanlar için bir düğmeye basmakta.

Böylesine bir iddia öne sürmenin etkisi, bu iddiaya bir şekilde inanan insanlardan elde edilebilecek ayırt edici bir tepkiyi tetiklemektir. Bir kere Sanders beynin bu kısmını etkinleştirdi mi, destekleyicilerinin mesele üzerine düzgün bir şekilde düşünmesi artık zordur. Bu nedenden dolayı da Hilary Clinton, Wall Street düzenlemesi konusundaki faklı ve karmaşık yaklaşımını savunurken zorlanmaktadır. Bazı yuhalamalara dahi maruz kalmıştır. İçgüdüye etki edilirken, işlerin karmaşıklığı konusunda bir şey duymak istemeyiz. Örneğin, son tartışma esnasında Glass-Steagall Yasası’nın[7] yenilenmesi ile ilgili olarak Clinton’a soru soruldu. Liberaller genelde “Glass- Steagall’a geri dönmek zorundayız” cevabını verirler. “ Clinton’ın cevabı daha çok bu geri dönüşe belki de ihtiyacımız olabileceği yönündeydi –ancak başka birçok şeye ihtiyacımız olabilir. Sadece Glass- Steagall’un yenilenmesi, sorunu çözmeyecek. Clinton, bu tezini Demokrat Başkanlık Tartışması esnasında öne sürerken, Sanders’ın destekçilerinin hoşnutsuz homurdanmalarını duyabilirsiniz- çünkü bunu duymak istemiyorlar. Daha basit cevaplar duymak istiyorlar.

Bu, kısmen Hillary Clinton’ın sorunu. Clinton, bizim karmaşık cevaplar istediğimizi zannediyor, ancak seçmen daima basit cevaplar ister. Basit cevaplar karmaşık olanları yener, bu Demokratlar için doğru olduğu kadar Cumhuriyetçiler için de doğrudur.

 

 

Çevirenler:

Oğuz Kağan BATI
İbrahim Yavuz KULAKLI

 

 

[1] Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğü “demagoji” kavramını “laf cambazlığı” olarak çevirmektedir.

[2] TDK Sözlüğü “demagog” kavramını ise “laf cambazı” olarak çevirmektedir.

[3] Ayırtı, Ayrım (TDK)

[4] ABD’de yaygın olan bir eğlence çeşidi. Arabaların bagajları açıldıktan sonra, keyifli vakit geçirmek adına önlerinde barbekü vs. yapılarak gerçekleştirilir.

[5] “Bir kimsenin, bir kurum veya bir toplum içindeki durumu.” (TDK)

[6] The New York Times, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı aday adaylarının tartışmalar esnasında verdikleri bilgilerin doğru olup olmadığını kontrol ederek yayımlamaktadır.

[7]Bir tür bankacılık yasası. Adını Virginia demokrat senatörü Carter Glass’ten almıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.