25.8 C
İstanbul
Perşembe, Temmuz 25, 2024

Avrupa’nın Tarihi Seyri

"1490 Yılında Avrupa"
Kaynak: http://www.zonu.com/fullsize-en/2009-11-13-11026/Europe-in-1490.html

Son yaşanan Ukrayna olayları karşısında Avrupa Birliği’nin net ve sonuç alabilecek bir tutum sergileyememesi Avrupa Birliği’nin hangi noktaya kadar ortak karar ve irade sahibi olabileceğini sorgulatmıştır. Biz ise bu yazıda ortak bir Avrupa fikrinin ne zaman ve ne şekilde oluştuğunu ve bu birliğin ne derece homojen olduğuna dair bir fikir sunmaya çalışacağız. Temel iddiamız ise Avrupa Birliği fikrinin kendisini iç ve dış karşıtlıkları kullanarak var ettiğidir.

Avrupa’nın kurguladığı anlamda “Doğu” hakkında pek çok araştırma yapılmışken, “Avrupa” hakkında yapılan çalışmalar oldukça azdır. Bu çalışmalarda ise genellikle Avrupa, kendi tarihini ve pozisyonunu kendi belirleyen, felsefi bir ideal olarak ortaya konmuştur. Yahut Doğu fikri üzerine yapılan çalışmalar bağlamında veya Avrupa ve İslam ilişkileri bağlamında irdelenir. Ulus fikri entelektüel eleştirilerin ana hedefi olmuşken, evrensel ve birleştirici değerler içeren bir proje olarak görülen Avrupa mitini yok etmek veya eleştirmek için yazılan yazılar oldukça azdır. Avrupa jeopolitik bir kavram olarak görünse de kültürel bir model, kültürel bir yapı, kültürel bir kurgudur.

Pek çok ulus-öncülü figürde olduğu gibi Avrupa bir kadın ismiydi. Yunan mitolojisinde Fenike Prensesi Europa, beyaz bir boğa kılığına giren Zeus tarafından iğfal edilmiş ardından bugünkü Lübnan olan anavatanını terk etmiş ve daha sonra Girit Kralıyla evleneceği yer olan Girit adasının batısına yerleşmiştir. Mitolojilerin çoğunda Europa, Asya ve Libya’nın(Afrika’nın ismi) kardeşidir. Avrupa her şeyden önce Yunan değil Fenike keşfiydi ve Semitik köklere sahip olabilirdi. Avrupa’nın Yunan kökenine vurgu daha sonraki bir dönemin icadıydı ve büyük ihtimal Avrupalı entelektüellerin, kökenin Doğu’ya dayanmadığı, Antik Yunan’a dayandığı bir Avrupa kültürel geleneği yaratma çabasından kaynaklanmıştır. Antik Yunan’da, tek başına Avrupa veya Asya çok az bir önem taşımaktaydı. Yunanistan, Avrupa ve Asya’dan sıklıkla ayrı düşünülürdü. Aristo, Yunanlılar, Avrupalılar ve Asyalılar arasında ki üçlü ayrımında, son ikisini “barbar” olarak tanımlamıştır. Antik dönem yazarları Avrupa kelimesini nadiren kullandılar. Antik Yunan’da karşıtlık daha çok İran-Yunan ayrımıydı. Heredot’a göre 5. Yüzyılda Yunanlılar ve İranlılar arasında ki ciddi bir uygarlıklar çatışması doğurdu. Bu çatışmaların daha sonraki yüzyıllarda Avrupa ve Asya arasında ki çatışmalara referans olması mümkündür.

Fakat buna rağmen Yunanistan ve İran kültürel-politik terimler iken, Avrupa ve Asya sadece coğrafi terimlerdi. Bundan dolayı, antik dönemi kapsayan sürenin büyük bir çoğunluğuna bakıldığında, Avrupa’nın bugün kendisine atfettiğimiz anlamı taşımadığı görülür. Avrupa henüz politize olmuş bir kavram değildi. Ne Avrupa ‘Batılılaşmıştı’ ne de Doğu ‘Doğululaşmıştı’. Bundan dolayı Batı olarak adlandıran modern Avrupa ile eski Avrupa fikri arasında çok az bir tarihsel uygunluk söz konusudur. Antik Dünya da Kuzey ve Güney arasındaki ayrım, Doğu ile Batı arasında ki ayrımdan çok daha önemlidir. Denizcilikle uğraşılan bir çağda Alplerin kuzeyi, Akdeniz’den coğrafi ve aynı zamanda kültürel olarak daha uzaktı. Avrupa kelimesi var olmasına karşın ‘Avrupalılar’ terimi yoktu. Suriye, İran ve Yunan halkları Batı’daki insanları Frenkler olarak adlandırıyordu. Kuzey Afrika içinse Kuzeyden gelen herkes Romalı’ydı. Etno-Kültürcülük genelde diğer referans noktalarına odaklandı: Helenizm, Roma ve 4.yüzyıldan itibaren Hristiyan Kilisesi.

İslamiyet’in ortaya çıkması ve yayılmasıyla birlikte tehdit artık Roma İmparatorluğu’nu kuzeyden seri ataklar düzenleyen barbar kabilelerden değil, İslam’dan gelmekteydi. Roma haricindeki ‘barbar’ kavimlerin Hristiyan olmasıyla birlikte Hristiyan dünyasının dış hatları Avrupa’nın sınırlarıyla özdeşleşti. İslam’ın yükselişe geçtiği dönemlerde Avrupa terimi kıtanın Kuzey-Batısını da tanımlamaya başladı. 10.yüzyılda Batı’da Charlemagne İmparatorluğu’nun çöküşü nedeniyle feodal sistemin hükümranlığı altında, merkezi bir politik otoritenin olmayışı nedeniyle kültürel birlikteliğe duyulan ihtiyaç büyüktü. Coğrafi bir terim olarak Avrupa, ‘Batı’ nın Hristiyan bölümüne etkin bir biçimde uygulanmaya başlandı. Baltık Denizi’nden Karadeniz’e uzanan yeni bir sınır oluştu. Bundan sonra Doğu ve Batı arasında iyi ve uygar Batı bir kefeye, barbar ve kötü Doğu ayrı bir kefeye konularak ahlaki ve dini alanda büyük bir bölünmeye gidildi. Avrupa kimliği Doğu ile olan kökensel bağlar tamamen yok sayılarak manevi ve dinsel bir üstünlük duygusu üzerine kurgulandı. İslam tarafından ortaya konulan düşmanlık imajı olmaksızın Hristiyan Batı, Avrupa toplumlarının çeşitlilik arz eden elementlerini birleştirmeye muktedir tek ve yüksek bir kültürü elde edemezdi. Avrupa kimliği açısından önemli olan, teritoryal genişlemeden ziyade artan iç homojenlikti. Hristiyan cemaati fikri, Ortaçağ krallıkları için meşrulaştırıcı bir mit olmakla kalmadı, aynı zamanda olmaması durumunda dil ve etnik gelenekler açısından ayrılacak olan grupların kültürel birlikteliği için iyi bir ortam oluşturdu.

Resmi ayin ve merkezi olarak örgütlenmiş, kilise tarafından güçlendirilmiş Avrupa, Müslüman Doğu’ya karşı yeni bir atak geliştirdi. Sonuçta meydana gelen mücadele ideolojisi, Avrupa kimliğinin bütünleştirici bir unsuru oldu. Özellikle İstanbul’un kaybı büyük bir kırılma yaşanmasına sebep oldu. Türklerin durdurulamayan ilerleyişi ile bağlantılı olarak Avrupa kelimesinin kullanımı gözle görülür bir biçimde arttı. Papa II.Pius, İslami ilerleyiş karşısında Avrupa kelimesini sıklıkla kullanır olmuştu. Avrupa kimliğinin kökenleri 16.yüzyılda Türklere karşı gösterilen dirençte bulunabilir. Bu, kolektif birliktelikten öte dışlama ilkesinden beslenen bir bilinçti. Bu zaman zarfında, Avrupa fikri yeni kimlik oluşturma mekanizmaları için kültürel bir referans çerçevesi olarak Hristiyan Dünyası kavramının yerini almaya başladı. Bu dönüşümle birlikte Avrupa artık coğrafi bir alandan öte bir değerler sistemi olarak kendini sunmaya başladı. Bunda özellikle pay sahibi olan Bizanslı yazarları belirtmek gerekir. 1453 de Latin Batı’ya kaçan Bizanslı yazarlar da Yunan kökenli retorik bir söylem olan Avrupa kavramını, klasik terminoloji için daha insancıl ve daha doğal bir seçenek olarak gördüler. Avrupa fikri, Ortaçağ Hristiyan Dünyası’na, Doğu ile yüzleşebilecek belirli bir teritoryal birliktelik kazandırdı. Ancak bu birliktelik sadece karşı tarafla yüzleşme ve mücadele için oluşturulmuştu, dolayısıyla Ortaçağ krallıklarının batılı sistem içerisindeki gerçek bölünme ve ihtilaflarını gizlemede başarılı olamadı. Ve Avrupa bir çok değişim ve dönüşüm geçirdi.

Bu yazıda değinilmeyen Aydınlanma Çağı, Fransız İhtilali, 1.Dünya Savaşı gibi olaylarında Avrupa fikri ve söylemi oldukça önemli olduğunu belirtelim. Fakat Avrupa’nın birlik olmasına giden yolun tarih boyunca yaratılan ortak bir düşmandan geçtiğini bu olaylarla tekrar kanıtlama ihtiyacı görmedik. Din, monarşi, Rus tehdidi bütün bunlar Avrupa’nın kendi içindeki bölünme ve ihtilaflarını aşmasına veya ertelemesine yardımcı olmuş olgulardır. Avrupa tehdit unsuru yaratabildiği sürece ve bu tehdidin bütün Avrupa’yı etkileyebileceğine inandığı sürece başarılı olabilecektir.

 

Burak Tatlısu
Gazi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynak: Delanty, G. “Avrupa’nın İcadı (Fikir, Kimlik, Gerçeklik)”. Ankara: Adres Yayınları

SON YAZILAR
İLGİLİ HABERLER

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.