VOI muhabiri İzak Feller, İstanbul’a gelen İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman’a uçaktayken şu soruyu:
​“Türkiye’nin gelecek başbakanının İslami partinin lideri Necmettin Erbakan olmasını nasıl karşılarsınız?”sormuştur. Weizman ise:

​“Türkiye’ye daveti kabul etmemin bir sebebi de bu konuları soruşturmak. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i çok iyi tanıyorum ve onun, elindeki bütün gücü kullanarak, böyle bir gelişmeyi önleyeceğini inanıyorum. Ordunun da kenarda bekleyeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla, şu anda, korku üzerine değerlendirmeler yapmanın hiç bir anlamı yok.” şeklinde belirterek, İsrail’in Refah Partisi’ne karşı yaklaşımını ve Türk ordusunun bu partinin iktidara gelmesine karşın, birtakım faaliyetler içine gireceğini aktarmıştır.

​Weizman’ın bu sözleri üzerine 13 Haziran 1996 tarihinde Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Elçi Nurettin Nurkan bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır:

​“Şüphesiz Türkiye’nin iç konuları Türkiye’nin bileceği bir husustur. Bunun ötesinde bir yabancı devlet adamının yapmış olduğu açıklama konusunda herhangi bir yorumda bulunmak istemiyorum.”

​Açıkça içişlerine müdahale anlamına gelen Weizman’ın sözlerini yumuşatan isim ilginç bir şekilde Erbakan olacaktır:

​“Weizman, başka ülkelerin içişlerine karışmayacak kadar deneyimli ve kurt bir politikacıdır.” RP, DYP ile koalisyon kurarak iktidara gelmişti. İsrail yönetimi ise Başbakan Erbakan’a bir elçi göndererek durumu düzeltmeye çalışacaktı. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kutlama mesajını Erbakan’a götüren kişi David Granit ise, CHP lideri Deniz Baykal’ı da ziyaret etmişti. Görüşmelerde RP iktidarının, Türkiye’nin İsrail ve Arap politikasını değiştirip değiştiremeyeceğini sormuştu. Baykal ise Türkiye’nin dış politikasının hükümetlere bağlı olarak değiştirilemeyeceğini bildirmiş, askeri antlaşmaların ve ilişkilerin devam edeceğini aktarmıştı.

​1990’lı yıllar Türkiye-İsrail ilişkileri açısından önem arzeden yıllardı. Karşılıklı hedeflerin ortaklaşa gerçekleştirildiği bu zamanda, İsrail tarafı ilişkilere zarar verecek her türlü oluşumu bertaraf etmek için Türkiye ile yapılan askeri antlaşmaları koz olarak kullanacaktı.

1. Ordunun Dış Politikaya İlişkin Açıklamaları

​Körfez Savaşı sonrası dönemde Kuzey Irak, Kıbrıs Sorunu, Yunanaistan, İran, Suriye ve İsrail ile olan ilişkiler ve Türkiye’ye yönelik artan tehdit algılamalarına paralel olarak, Türk askeri yetkililer ve kurumların dış politikaya yönelik açıklama ve brifingleri artmıştır. Özellikle Genelkurmay Başkanlığı’nın Çekiç Güç içindeki denetim yetkisi düşünüldüğünde MGK’da alınacak kararların etkisinin artmasına yol açmıştır. 1990’lı yıllar boyunca Genelkurmay Başkanlığı’nın tehdit algılamalarına yönelik açıklamaları kamuoyunda da kanıksanır hale gelmiştir. Temmuz 1992’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in dış politika üzerine değerlendirmeleri şöyledir:

​“Önce 6-7 komşumuz varken şimdi 12’ye çıkmış ve etrafımızdaki bilinmezlikler çoğalmış. Irkçılık hareketleri başlamış. Bakıyorum birbirleriyle sürtüşmeleri var. Komşularımızdan bazıları bizi tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla biz de tehdit altındayız. Türk halkının huzuru, ona en yakın olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güçlü olmasıyla olanak dahilindedir. Biz güçlü olmak mecburiyetindeyiz. Türk halkına ancak böyle sahip olabiliriz.Karada, havada, denizde, Silahlı Kuvvetler güçlü olmak zorundadır. Çünkü Silahlı Kuvvetleri güçlü olan ülkelerde dış politika da kolay yürütülür. Biz güçlü olunca, halkımıza layık oluyoruz, ona güven veriyoruz, onun refahını sağlıyoruz ve aynı zamanda da dış politikamıza destek oluyoruz. Bu bizim başlıca vazifemizdir. Bunu devam ettireceğiz.

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’in, Şubat 1997’de ABD’de yaptığı bir konuşmada İran’ı kastederek: “İslami rejim ihraç etmek”, “PKK’ya destek vermek”, “Kitlesel imha silahları üretmek” gibi ifadeleri kullanarak set bir şekilde eleştirmiştir. Eylül 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in Reyhanlı’da yaptığı konuşmada ise: “Artık sabrımız kalmadı. Eğer gerekli tedbirleri almazlarsa önlemleri biz Türk milleti olarak alacağız.” şeklinde belirterek Suriye’ye olan yaklaşımımızı ortaya koymuştur. Görüldüğü üzere zaman zaman askeri yetkililer dış politikaya yönelik açıklamalarda bulunur hale gelmiştir. Türk ordusu Türkiye’ye yönelik tehdit algılamalarının ortaya çıkmasıyla öncelik ve yaklaşımlarını değiştirmiştir. Zamanla Türk dış politikasının etkinsizliğinden dolayı, karar alıcılara müdahale boyutlarına ulaşan yaklaşımlar sergilemiştir.

​Bu süreçte Genelkurmay Başkanlığı tarafında değişik kesimlere brifinglerde verilmeye başlanarak Silahlı Kuvvetler’in iç siyasi gelişmeler ve Türk dış politikasına yönelik tutumları ifade edilmiştir. 1995 yılında sonraki dönemde özelikle ordu bu brifingleri üst düzey bürokrat, basın mensubu kişiler, akademisyenlerle paylaşarak endişelerini dile getirmiştir. Zaman zaman askeri yetkililer ile siyasal yetkililer arasında kamuoyunun önünde tartışmalar da yaşanmıştır. Haziran 1997’de yürütlen Çekiç Harekatı için Hükümet ile Genelkurmay arasında gerginlikler yaşanmıştır. Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak operasyon için doğrudan Başbakan Erbakan’a yöneltilen ek ödenek isteklerine yanıt alamadıklarını açıklamıştır. Buna karşılık Erbakan’ın “başarısızlıklarına kılıf arıyorlar” biçimindeki sözleri gerginliği sertleştirmiştir.

1997 yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından Dışişleri Bakanlığı’na verilen bir brifing sırasında Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, Tansu Çiller’i kastederek:

“Bakanınız, Dışişleri Bakanlığıyla ilgilenmedi. Yurt dışına ikili temaslar için iki kere çıktı. Halbuki bu günler, hergün, her zaman temasların yapılması gereken günlerdir. Dış politika açısından çok hassas, çok önemli günler yaşıyoruz. Bu durum bizim ülkemizi zaafa düşürmektedir. Bakanınız Avrupa’yla ilişkilerinde sözlerini tutmadı. Bu da Türkiye’nin dışarıda güvenirliliğini azalttı. Bizim eleştirilerimiz bu çerçevede Bakanınıza yöneliktir.” Dışişleri Bakanı Çiller ise: “Bakanlık büyük ve çalışkan bir kurumdur. Türk ordusu muvaffak, ama komutanlar başarısız, diyemezsiniz. Askerler siyasetin dışına çekilmelidir.” Bu açıklamanın üzerine Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yayınlayarak Bakan Çiller’in tutumunun, ülkenin “Laik ve demokratik yapısını gözetmekten çok, kendisinin kontrolden çıkmış iktidar hırsıyla” ilgili olduğu belirtilmiştir.

 

2. 1990’lı Yıllara Bir Bakış

​28 Şubat sürecinin öncesinde Türk kamuoyu sürekli yeni sorunlarla karşılaşmış, iç politika ve dış politika anlamında bazı krizler patlak vermiştir. Faili meçhul cinayetlerin olduğu ve arttığı bu dönemde siyasetçiler, askeri personeller, MİT mensubu görevliler, akademisyenler, gazeteciler katledilmiş, Türkiye üzerinde bir tür oyun oynanmak istenmiştir. Yine aynı zaman zaman zarfında Sivas Madımak ve Erzincan Başbağlar saldırıları gibi katliamlarla ülke genelinde terör olayları artmıştır. Sözde bu saldırıların arkasında İslami(?) terör örgütleri gösterilmiş ve ülke içinde laik-anti laik bir kutuplaşma oluşturulmuştur. 1993 yılında gazeteci Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra, cenaze töreninde “Kahrolsun Şeriat, Türkiye İran gibi olmayacak” şeklinde söylenen bu tezahüratlar 28 Şubat sürecinin fitilini ateşlemiştir.

27 Mart 1994 yerel seçimlerinde ilk iki sırayı DYP ve ANAP paylaşmış, Refah Partsi ise oy oranı arttırarak %19.1’e ulaşarak ciddi bir başarı elde etmiştir. Bu seçimlerdeki başarısını genel seçimlere taşıyan RP, 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde 158 milletvekili çıkarmıştır. Meclis Başkanlığı seçimlerini ANAP’ın adayı Mustafa Kalemli seçilmiştir. TBMM eski Başkanı Kalemli, bu dönemde MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in kendisini ziyaret ederek: “RP’nin içinde olacağı bir hükümetin kurulması halinde ülkede çok kötü şeylerin olacağını ifade ettiğini”belirtmiş ve yine aynı dönemde Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın, kendisinden RP’nin içinde olacağı bir koalisyona engel olunmasını istediğini belirmiştir.

DKK Oramiral Güven Erkaya, Ocak 1996 yılında Milliyet gazetesine verdiği röportajda: ““Hiç kimse, yüzde 50’nin üstünde oy alsa bile, Türkiye’de demokrasinin kuralları uygulanacak diye, bir partinin şeriata dayanan bir İslam devleti kurmasına, demokrasiyi kullanarak ülkede laik rejimi değiştirmesine göz yumamaz. İcabında demokrasi kurallarının dışına çıkılarak bu engellenir. Zaten bunu halk askerden ister, aksine bir davranış karşısında ise, halk, “Ordu ne güne duruyor, bizi irticaya mı teslim edeceksiniz? Diye sorar. Elbette, temennim, ülkemizde işlerin bu raddelere gelmemesidir.”diye belirterek Silahlı Kuvvetler’in bakış açısını net bir şekilde ortaya sermiştir. Koalisyon çalışmaları ise sol partilerin desteği ile sonuç vermiş ve 6 Mart 1996 yılında Ana-Yol hükümeti kurulmuştur. Ancak önemli bürokratların atamaları sırasında ve Çiller’e yönelik yolsuzluk iddialarının gündeme gelmesiyle hükümetin ömrü kısa sürmüştür. Haziran 1996 yılında ise Başbakan Mesut Yılmaz istifasını Cuhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunmuştur.

3. Refah-Yol Hükümeti​ ​

​Ana-Yol hükümetinin sona ermesinden sonra, Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini seçimden en yüksek oyu alan RP lideri Erbakan’a vermişti. Hükümet kurma çalışmalarıyla siyasi gerginlik daha da artmıştı. Erbakan DYP ile yapılan temaslarda ilerleme kaydederek, 28 Haziran 1996 yılında “Dönüşümlü Başbakanlık” önerisinde bulunmuştur. 8 Temmuz 1996 yılında yapılan oturumla hükümet resmen kurulmuş oldu. Erbakan’nın iktidara gelmesiyle kendisine karşı oluşan yerleşik iktidar sahipleri ile iyi geçinmesi gerektiğini düşünerek politika ve söylemlerini yumuşatmıştır. Bu noktada çeşitli kurumlar aracılığıyla aldığı brifing ve Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında elde etmiş olduğu izlenimler neticesinde dış politika söylemleri değişmiştir. Özellikle MGK toplantılarında Türkiye’nin karşı karşıya olduğu iç ve dış güvenlik tehditleri karşısında, ABD, AB ve İsrail ile olan ilişkilerin önemi üzerinde durulmuştur. Erbakan, MGK toplantılarında sonra Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılmasına onay vermiş; Türkiye ile İsrail arasında yapılan “Askeri Eğitim ve Savunma Sanayisi Antlaşmasını” kamuoyuna açıklanmamak kaydıyla imzalamış; Yüksek Askeri Şura kararları gereği irticai faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 13 subay ve astsubayın ihraç edilmesine ve yine YAŞ kararları gereği aşırı sağ ve sol örgütlerle bağlantılı olduğu iddia edilen 13 subay ve 16 astsubayın da ihraç edilmesi kararlarını imzalamıştır.

​27 Ocak 1997 tarihinli MGK toplantısında irtica konusu gündeme gelmiş, DKK Oramiral Güven Erkaya: “Aşırı dinci akımlar bugün PKK tehdidinden daha büyük bir tehlike haline gelmiştir. PKK tehdidi ikinci plana düşmüştür” açıklamasını yapmasıyla, bir süredir yazılı ve görsel medyada sunulan irticanın terörün önüne geçtiği konusundaki yaklaşımlar MGK bünyesine girmiştir. Cumhurbaşkanı Demirel bir sonraki MGK toplantısında bu konunun gündeme geleceğini belirtmiştir. İrtica konusunun özellikle Erbakan döneminde gündeme gelmesi, medya ile sorunlar yaşanmasının, Erbakan hükümetine karşı olan tutumların, çeşitli grupların laik sistemin karşısında olduklarını söylemeleri ve protestolar düzenlemeleri yakından ilgilidir.

​Bu dönem içinde Erbakan’ın İran ve Libya ziyaretleri kamuoyunda epeyce tartışılmıştır. Erbakan Anadolu’daki sermaye ile uzak Müslüman ülkeler arasında ticareti geliştirmeyi hedeflemiştir. Genelkurmay Başkanlığı tarafından verilen brifinglerde İran’ın irtica ve bölücü terör eylemlerini desteklediğini belirtmiş, Erbakan buna rağmen ziyaretlerine başlamıştır. İran’a yaptığı ziyarette ise iki ülke arasında doğalgaz anlaşması imzalanmıştır. İran gezisinin ardında Libya, Mısır ve Nijerya’yı kapsayan bir geziye çıkmayı hedefleyen Erbakan’a gerek iç dinamiklerden gerekse de ABD gibi dış dinamiklerden tepki gelmiştir. Özellikle ABD tarafından terörist devlet ilan edilen Libya ziyareti gerginliklere yol açmıştır. Erbakan’ın Libya ziyareti esnasında parlamentoda tartışmalar yaşanmış, Ankara ve Konya’da Cuma namazı sonrası çeşitli gruplar “Şeriat İsteriz”, “Yaşasın Hizbullah” ve “Yaşasın Şeriat” gibi sloganlar atarak TBMM’ye doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Libya’da ekonomik ilişkiler üzerinde durulurken, Erbakan ABD tarafından terörist ilan edilen Kaddafi’ye övmüş, Türkiye NATO müttefiki olarak bu durumdan ABD’nin rahatsızlık duymasına neden olmuştur. Erbakan’ın Kaddafi ile yaptığı görüşmede sarfettği şu sözler Türkiye’de sert tepkilere yol açmıştır: “İslam tarihini Türkiye’den alırsak, geriye Türkiye’nin tarihi kalmaz. Türkiye’nin tarihinin başlangıcı Birinci Dünya Savaşı’dır deniyor. Ama büyük Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan önce de vardı. Selçuklu, Osmanlı, Birinci Selim, Kanuni Sultan Süleyman.. Bunlar nereye gittiler? Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bunları inkar etmiştir. Türkiye, tarihinin inkar etti. Bir tek Refah Partisi inkar etmedi. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra iradesini kaybetmiştir. Türkiye, ABD üslerinin işgali altındadır. Bu üsler, Irak’a karşı kullanılmaktadır. Türkiye’nin iradesi özgürlüğüne kavuşuncaya kadar mücadele etmemiz gerekiyor. Türkiye’nin geleceği Araplarladır… Siyasi alandaki memnuniyetim, sadece değerli kardeşim Erbakan’ın hükümete gelmesiyle birlikte ortaya çıktı… Tek tesellimiz, RP’nin hükümette olmasıdır. Türkiye’de tarihini inkar etmeyen, tarihine vefa duyan bir tek RP var. RP, Türkiye’nin bugünü ile geçmişi arasındaki halkayı bağlamak isteyen tek partidir… Tarihine saygılı olan Türk insanları RP’ye katılmalıdır… Kürtlerin Libya’da, İran’da, Irak’ta her yerde bağımsız olmaları doğaldır… Kürtlerin de Araplar gibi özgürlüğe ihtiyacı vardır. Araplar da Kürtler gibi bölgelerinde böyle bir savaşa girmiş ve bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır… Ortadoğu güneşi altında bu millette yerini almalıdır. Kürtler de Müslümandır, İranlılar ve Araplarla kardeştir.”

Bu sözler muhalefetteki CHP’yi harekete geçirmiştir ve Erbakan hakkında gensoru vermelerine yol açmıştır. Bazı DYP’li milletvekilleri de Erbakan’ın çizgiyi geçtiğini belirtmiş, olayları yatıştırmak ise Çiller’e düşmüştür. Tüm bu olanlara rağmen Erbakan Türkiye’ye memnun dönmüş, medyada ise darbe söylentileri ayyuka çıkmıştır. 20 Aralık 1996 yılında Hürriyet gazetesinde, iki üst düzey askeri yetkiliye, “Askerler huzursuz. Silahlı Kuvvetlerbir darbe hazırlığı içerisinde mi?” şeklindeki soruya: “Bu defa işi silahsız kuvvetler halletsin” bu şekilde cevap vermişlerdir. 25 Aralık 1996’da Anadolu Ajansına demeç veren Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı: “… Maalesef son zamanlarda ülkemizde laiklik üzerine bir kavram kargaşası yaratılmak istenmektedir. Bundan amaç, kurulmuş olan laik demokratik düzeni değiştirerek, ülkeyi Ortaçağ karanlığına sürüklemektir. Böyle bir oluşum Türk halkı ve onun ayrılmaz bir parçası olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nce kabul edilemez.” şeklinde ifade etmiştir. Karadayı’nın bu sözleri bir muhtıra gibi algılanmış, toplumsal huzursuzluklar ve gerginlik had safhaya ulaşmıştır.

​31 Ocak 1997’de Ankara’nın Sincan ilçesinde RP’li Sincan Belediyesi, “Kudüs Gecesi” isimli bir etkinlik düzenlenmiş, bir tiyatro sahnelenmiş ve çeşitli şiirler okunmuştur. Etkinliğe Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın davetlisi İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri de katılmıştır. Bu etkinlikte İran Büyükelçisi Bagheri’nin “Amerika ve İsrail’i düşman ilan edip, şeriat çağrısı yaptığı” belirtilmektedir. Bunun üzerine yaşanan tepkilerden ötürü Dışişleri İran Büyükelçisi Bagheri’yi Bakanlığa çağırarak görüşmüştür. Görüşmeden sonra: “Büyükelçinin söz konusu gecede yaptığı konuşmanın, içişlerimize müdahale niteliği taşıyan unsurlar ve Türkiye’nin dostu bazı ülkelere karşı uygun olmayan eleştiriler içerdiği, bu beyanlarının tarafımızdan protesto edildiği belirtilmiştir” şeklinde yazılı açıklamada bulunulmuştur. Büyükelçinin sınır dışı edilmemesi Genelkurmay tarafından tepkiyle karşılanmıştır. 3 Şubat 1997’de DGM tarafından bu olay hakkında inceleme başlatılmıştır. 4 Şubat 1997’de ise Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığına bağlı bulunan askeri araçlardan oluşan konvoy, Sincan ilçe sokaklarından Akıncı Üssü’ne motorlu yürüyüş gerçekleştirmiştir. Tankların Sincan’daki yürüyüşü, darbe söylentilerini gündeme getirmiş, ancak Genelkurmay Başkanlığı bunun altı ayda bir yapılan normal bir tatbikat olduğunu belirtmiştir. Tankların geçtiği sırada İçişleri Bakanı Meral Akşener, Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ı görevden almıştır. Başbakan Erbakan ise tankların yürüdüğü gün mecliste yaptığı grup toplantısında: “… Mesele laiklik değil, laikliği din düşmanı olarak kullanmak isteyenlerin rahatsızlığıdır. Bunları yapmak isteyenler bir avuçtur. Onlar da fosil olmuştur.” şeklinde ifade ederek, bu tarz gündem oluşturma çabalarına fırsat vermemelerini milletvekillerinde ve partilililerden istemiştir.

​Laiklik-şeriat tartışmalarının arttığı bu dönemde siyaset ve ordunun gergin oluşu, toplumunda birtakım huzursuzlukların çıkmasına neden olmuştur. Bir tarafta RP’ye destek mitingleri yapılırken ve Cuma namazı çıkışları çeşitli grupların “Şeriat Gelecek!” şeklindeki çeşitli söylemleri olurken; bir taraftan da “Türkiye İran Olmayacak!” ve “Türkiye laiktir!” gibi hükümet karşıtı eylemler ve Cumhuriyet mitingleri yapılarak toplumsal tabakalaşma ve kırılganlıklar artmıştır.

 4. 28 Şubat 1997 MGK Kararları

​Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, İsrail Genelkurmay Başkanı Orgeneral Amnon Shahak’ın davetlisi olarak 24 Şubat 1997 tarihinde İsrail’e gitti. TSK’nın en üst makamının İsrail ziyaretiyle iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazanıyordu. Genelkurmay Başkanı Karadayı İsrail’li askeri yetkililerle görüşmesinde sonra, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Devlet Başkanı Ezer Weizman ile görüşmüştü. Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın İsrail ziyareti İsrail’in önemli gazetelerinden olan Jerusalem Post tarafından: “Karadayı’nın ziyareti İslamcı Başbakan Erbakan’ın muhalefetine rağmen Batı yanlısı Türk Ordusu’nun açıkça İsrail ile stratejik bağlarını sürdürmekte kararlı olduğunu ifade ediyor.” şeklinde duyurulmuştu. Yine İsrail’in bir diğer gazetesi olan Ha’aretz’in sorularını yanıtlayan Genelkurmay Başkanı Karadayı, İsrail ile olan “know-how” mekanizması hakkında bilgi vermiş ve ayrıca laikliğin Türkiye’nin değişmez yapısının olduğunu belirtmiştir. Genelkurmay Başkanı Karadayı’nın 28 Şubat 1997 yılındaki MGK toplantısından bir gün önce İsrail’den dönmüş olması, zaman zaman sığ tartışmalara konu olmuştur. 28 Şubat MGK kararlarında İsrail’in etkili olabileceği dillendirilmiştir. İsrail ve Türk basınından bu ziyaretle ilgili anlaşılan İsrailli yetkililerin, RP ve söylemleri üzerine Genelkurmay Başkanı Karadayı’ya danışmaları ve de Karadayı’nın bu konu hakkında Türk siyasetinin ve dış politikasının, kurum ve kişilere göre şekillenmesinin doğru olmadığının vurgulandığı olarak söyleyebiliriz.

Ülke genelinde artan gerginliklerle beraber 28 Şubat 1997 tarihinde yapılacak olan MGK toplantısı büyük önem arzediyordu. Önceki toplantılarda Oramiral Güven Erkaya tarafından gündeme getirilen irtica konusunun, 28 Şubat’ta yapılacak olan MGK’da görüşülmesi planlanmıştı. Toplantıdan önce Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanı Demirel’e brifing vermiş ve toplantı gündeminin irtica konusu olması belirlenmişti. MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç tarafından toplantı gündeminin “irticai hareketler” olduğu, Başbakan Erbakan’a bildirilmişti. Tarihi MGK Çankaya Köşkü’nde saat 16.30 başlamıştır. Toplantıda MİT ve Genelkurmay istihbaratı tarafından “irticai faaliyetler” üzerine çeşitli sunumlar yapılmıştır. Toplantı uzun saatler devam etmiş, birtakım öneriler hükümete tavsiye niteliğinde sunulmuştur. Buna göre Anayasa’nın dördüncü maddesiyle teminat altına alınan laiklik ilkesinin titiz bir şekilde korunmasına, bunun için gereken her türlü yasal düzenlemenin yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Tarikatlara bağlı özel yurt ve okulların denetim altına alınması, sekiz yıllık kesintisiz eğitime tüm yurtta geçilmesi gibi tedbirler de MGK tutanağında yer almıştır. Ayrıca tutanaklarda TSK’yı din düşmanıymış gibi gösteren basın organlarının denetim altına alınması ve TSK’dan ihraç edilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarıyla olabilecek istihdamlarına imkan verilmemesi de yer almıştır. T.C. Anayasası, Türk Ceza Yasası, Siyasi Partiler ve Belediyeler Yasası’na aykırı olarak meydana gelen olaylara karşı gerekli yasal tedbirlerin alınması ve tekrarlanmaması için kesin tedbirlerin hükümet tarafından alınması da bu tutanaklarda yer almıştır. Bunun gibi birçok kararın alındığı 28 Şubat MGK kararlarından sonra, irtica tehlikesi bir numaralı tehdit unsuru haline gelmiştir. RP Hükümeti iktidarda kalma mücadelesi verirken; “Silahsız Kuvvetler” hükümet ile olan mücadelesini sürdürmeye devam etmiştir. Bu süreçten sonra Türkiye’de ilk kez iktidarda olan bir partiye (RP) karşı kapatma davası açılacak, Erbakan görevi Çiller’e devretmek için istifa edecek ancak, sürpriz bir şekilde Cumhurbaşkanı Demirel hükümeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz’a vermiş, 30 Haziran 1997 ‘de ANASOL-D Hükümeti kurulmuştur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.